Tag: Lerna Babikyan

  • In Spheres – Berlin 2018

    In Spheres – Berlin 2018

    Eser, içimizdeki ve dışımızdaki döngülerini doğalarına dair devamlı bir keşfe kapılarını açar. Beden ve ses alanında çalışan iki sanatçı; zaman ve alana dair alanlarda şiir, ses ve hareketin sonsuz buluşmalarına açılır.

    İçerik & Koreografi: Lerna Babikyan
    Ses: Korhan Erel

    In Spheres

    Eser, içimizdeki ve dışımızdaki döngülerini doğalarına dair devamlı bir keşfe kapılarını açar. Beden ve ses alanında çalışan iki sanatçı; zaman ve alana dair alanlarda şiir, ses ve hareketin sonsuz buluşmalarına açılır.

    İçerik & Koreografi: Lerna Babikyan
    Ses: Korhan Erel

  • Bir Yaratıcı Dans Dersinde Neler Olur ?

    Bir Yaratıcı Dans Dersinde Neler Olur ?

    Anlamı ve tanımı ile toplumumuza biraz yeni biraz da yabancı kaçan yaratıcı dans, aslında mağara içinde yaşayan ve dışında çeşitli sebeplerle bedenini, dansı kullanarak ritüeller yapan ilk insandan tutun da, ailenizde büyük büyük dedelerinizden size miras kalan halk oyunlarınızın da temelidir.

    Peki bu temel belli bir hareket ya da form mudur ?

    Hayır değildir….

    Bu temel felsefesidir…Evet felsefesi…Hadi biraz daha açalım ne demek istediğimizi…

    Yaratıcı dans çeşitli güdü ve ihtiyaçlar ile ortaya çıkmış, hareket denemeleri ve doğaçlamaları ile gerekirse yerleşik-dansçı dilinde fiks-, gerekirse anda yapılan ve bırakılan, tekrarlanmayan dans araştırması ve seansıdır aslında. Laban hareket analiz prensipleri ile insanın varoluşu kadar eski olan bu formun kavramsal çerçevesi çizilmiş olsa da deneyimli bir eğitmenin, çalışkan bir dansçını elinde bu seanslar beklenmedik zenginliklere ulaşabilir, katılımcılarını sözsüz iletişim dilinin, beden kullanımında repertuarı çeşitlendirmenin, ifade, anlatım ve duru görünün, dinginliğin içindeki dans ve dansın içindeki dinginliğin zirvesine taşıyabilir.

    “Seans” kelimesinden lütfen konuya tıbbi yaklaştığımı sanmayın, buradaki seansı İngilizcedeki session kelimesinin anlamı yerine kullanıyor ve sizleri hafızamızda ilkokul yıllarını çağrıştıran “ders” kelimesinden uzaklaştırmak istiyorum. Yaş grubu ne olursa olsun yaratıcı dans, “ders” ten öte bir deneyimdir.

    Her bir katılımcı yaşı ne olursa olsun “bildiği kendini” getirir bu seansa; sonra araştırmalar başlar, şaşırmalar başlar, bedenden şöyle bir ses gelir “ bir dakika daha önce beni hiç böyle kullanmamıştın ? !”… Beden, günlük hayat ya da form odaklı egzersiz serileri içinde daha önce geçmediği, düşünemediği nokta ve açılardan geçer ve bunların hiçbiri düşünerek olmaz.

    Nihayet beden üçboyutlu bir tasarım olarak hak ettiğine işlerliğe ulaşır, işleyen demir ışıldar!  Artık her bir beden parçası olasılıkları dahilinde ve diğer beden parçaları ile birlikte sonsuz kombinasyon olasılıkları ile harekete, bir okyanusa açılırcasına açılır. Seanslar devam ettikçe kaptanın mahareti artar, gemi güçlenir, beden kendi rüzgarları ile dansa dalar.

    Her yaşa uygun olan yaratıcı dans, birlikte yapılan bireysel bir çalışmadır esasında, zamanla ikili çalışmalar, grup çalışmaları, kompozisyonlar işin içine girer, ancak amaç “biz”den önce kendi alanında genişlemiş, konforlu durabilen bir “ben” yaratmaktır.

    Şarkı her ne kadar “her yaşın ayır bir güzelliği var” dese de, yaratıcı dans “her yaşın ayrı bir ihtiyacı var” der…Çocuklar bugün teknoloji ile iyice uysallaşan, hareketsizleşen bedenlerine güç, esneklik, koordinasyon katmak, yine azalmakta olan dikkat, algı, hafıza sürelerini yaratıcı dansın her ders araştırmaları için sunduğu farklı kavramlar ışığında arttırmak; yaşlılar gerilemeye başlayan fiziksel fonksiyonlarını, hafızalarını, pozitif ruh hallerini korumak; yetişkinler ise çoğu zaman çocukken sahip oldukları/olmak istedikleri dansçı bedenlerini, yaratıcılık, yargısız hareket, dans, performans becerilerini geri kazanmak, sanatsal-estetik kalıplardan özgürleşmek; kısaca “kendini-yeniden-” bulmak için gelirler.

    Sosyalleşmekse tüm yaş grupları için ortak paydadır J Bir çocuk sınıfına girdiğinizde hemen yerde birbirine yapışık oturan ya da yalnız yerleşmiş öğrenciler görebilirsiniz; yetişkin sınıflarında ise aynı çocuklarda olduğu gibi, belki bu sefer çok daha bilinçli olarak birlikte duran ve izole olmak isteyen bireyler vardır. Dileklere saygı duyulmakla birlikte yaşamın ne bir uç ne de öbür uçta uzun süre devam edemeyeceği aşikardır. Yaratıcı dans da katılımcılarına saygı duymakla beraber hiç hesaplamadan çoğul yaşayanları tekil şahıs dansına, tekil yaşayanları çoğul dans paylaşımlarına devam eder. Kendiyle, bedeniyle, çevresi ile olumlu teması genişleyen katılımcının özgüveni, işbirliği becerisi, problem çözme yeteneği gelişir…Günün sonunda her yaratıcı dans dersi tek bir şeye hizmet eder, önce kabul, sonra farkındalık…

    Yaratıcı dans dersi bir filozof yetiştirmeyi hedeflemese de, ders çıkışı biraz hareket biraz da terden yanakları pembeleşmiş insanların seansın özgürlüğü, özgünlüğü, oyunsuluğu üzerine konuştuklarını duyabilirsiniz. Sözel olarak paylaşılan ya da paylaşılmayan deneyimler onlarda kalır, onlarla yol alır, yolda olabildiğince pusula olur.

    Paketlenmiş pek çok ürün gibi “herkese aynı” bir çıktısı yoktur yaratıcı dansın…Kimi neşe der, kimi sanat, kimi akış, kimi tatlı bir yorgunluk, kimi çok boyutluluk, kimi seyahat, kimi sanatla zayıflama…Neredeyse spirituel bir klişe olmaya yaklaşmış şu cümle, ortaya çıktığı kadim zamanlardan bugüne yaratıcı dans için de geçerlidir, “Herkes ihtiyacı olanı alır” alır da; eğitimcinin pedagojik vizyonu, becerisi ve dans sanatına yaklaşımı, alandaki deneyimi her seansa fark katıp, yelpazedeki renk tonlarını çeşitlendirir.

  • Yaratıcı Dans ve Yaban

    Yaratıcı Dans ve Yaban

    “Yaban” …

    … kelimesi bile ne kadar heyecanlandırıyor…

    “Yaban” “Olan”

    “Olan”… kimi zaman kendiliğinden, çabasız kimi zaman da pek çok eğitim ve deneyim sonucu varıl”an”

    Birleştirelim “Yaban Olan” sanki şimdi daha da güçlendi…

    …bir ses ya da görünmez bir hareketin dalgası; baktığımız ekranı, gördüğümüz gerçekliği aşıp sanki tenimizi ürpertti…

    .

    .

    .

    .

    .

    …daha çok boşluk vermek isterdim bu yazı alanına “Yaban Olan”dan sonra…

    eminim okuyanlarınız arasında sesiyle, bedeniyle, dansıyla, bakışıyla, mimikleri ile bu anı hemen doldurmaya hazır ve istekli olanlarınız vardır…

    öyle ise hiç durmayın derim,

    bu yazıyı okumaya bir ara verin

    yapın, yaşayın, bedenininiz ve hatta kemikleriniz; sesinizin, hareketin titreşimi ile yeniden, beklenmedik ve daha derin bir noktadan bağlansın dünyaya

    ne duruyoruz, ne bekliyoruz ve varsa eğer neden korkuyoruz ?

    “Yaban Olan” bu !

    Tüm yargı, kalıp, düşünce ve mecburiyetleri kapının ardında bırakan

    .

    .

    .

    Hazırsanız ilerleyelim biraz daha…

    Yaban kendinden başka kimse için yaşamaz, “güzel” olmayı, “mantıklı” olmayı, “uyumlu olmayı” düşünmez…kanımca ısırgan otu gibi bir tadı vardır; ordövr tabağına konsa diğer başka hiçbir meze ile uyumlu bir tat vermez !

    Ve çok faydalıdır bu hali ile de !

    Kanser hastalarına ısırgan otu çayı önerilir…

    “Ben bunları senin için yaptım” nöbetleri,

    bayılma-ayılmaları yoktur mesela…

    ¨¨¨

    Yaratıcı Dans köklerini bu dünyadan alır,

    “yaban”  dan

    Topraktan geldik, toprağa gideceğiz misalini unutmuş yaşam koşturma sürecimize sesle , dansla, ritimle, hareketle bir alan açar…beden devinir, durur, dinlenir, dener, deneyimler, kendini yeniden keşfederken aslında yeniden de yapılandırma fırsatı elde eder, dönüşür

    Çocuklar bizler kadar yargı ve kalıba henüz sahip olmadıklarından  çoğunlukla başarı kaygısı olmadan gülünç, saçma, garip görüntü yaratabilecek denemelerden çekinmezler, özel bir durum yoksa izlenmek, görünmek de onları rahatsız etmez, telefon ya da tableti bağımlısı olmadıkları anlarda doğal olarak sürekli performans halinde olabilirler…Çünkü böyle eğlenirler, keşfederler ve öğrenirler…O yüzden Yaratıcı Dans dersleri çocuklara denedikten sonra çok yakın ve tanıdık gelir, eğitmen rehberliğinde farklı konuları dansla deneyimlerler.

    Bu bağlamda yaratıcı dans dersleri çocuğunuzun evde yaptığı özgür danstan biraz farklıdır; ona yeni hareket araçları ve malzemeler eşliğinde, dans doğaçlama egzersizleri sunar; dansı, beden kullanımı, dengesi, koordinasyonu, özgüveni, ifade yeteneği gelişir çalışma sürecinde.

    Yazının “Yaban Olan” a olan odağını koruyacak olursak, hatırlatmak lazım ki okuduğunuz son paragraf hariç yazının tamamı, güncel yaşamımız içinde yetişkinlerin yaratıcı dans deneyimi ile yaban ilişkisini kurabilmesi ve uygulayarak bundan bir fayda sağlayabilmesi adına yazılmıştır. Bu fayda bireyin iç potansiyeli, özü ile bağ kurması, bu bağı güçlendirmesi ve bu potansiyeli yaşamına dönüştürücü ve yaratıcı bir güç olarak taşıması için aradığı cesareti, gücü kendinde bulması üzerinedir.

    Bu bir süreçtir, süresi kişi özelinde farklılık gösterebilir, esas olan herkesin kendine ihtiyacı olan zamanı tanıması ve bir süre çok da düşünmeden dansın akışına kendini bırakmasıdır. Kişi yaratıcı dans yolculuğu sırasında kendi için gerekli farkındalıkları doğal olarak bulacak, yaşayacaktır.

    Yazının sonuna gelirken son paragrafı da emeklerinin daha görünür olmasını dilediğim Yaratıcı Dans Eğitmenleri için yazıyorum….

    Dansta ve sanatta “yaban olan” bugüne dek pek çok sanatçı, eğitmen, teorisyen, psikolog, yönetmen tarafından ortaya atılmış; bu doğrultuda pek çok beste, resim, film, dans, tiyatro, edebiyat eseri üretilmiş ve kitap yazılmıştır.

    Unutmamak gerekir ki “yaban” hiç kimseye ait değildir, hep vardır ve var olacaktır.

    Bu noktadan hareketle, kendi eğitmenlik sürecimde en çok ihtiyaç duyduğum yaratıcılık ve oksijen alanının öğrendiğiniz formlar, kalıplar, çeşitli eğitim modelleri içinde genelde var olmadığını hatırlatır, bir eğitmen/sanatçı olarak aldığınız tüm eğitim birikimi ve deneyimlerinizi; zamanın ve öğrencinin ihtiyaçlarını gözeterek sunduğunuz kadar sizin de “yaban yaratıcı” süreciniz gözeten, sezgilerinizi işin içine katan dersler vermeniziniz öneririm, eğer böyle bir arayışınız/ihtiyacınız varsa…

    “Kalıplar” bir konuyu iyice anlamak, ustası olmak için sağlam ve güveli alanlar teşkil eder bizlere, çoğu zaman gereklidir ve dilerseniz orada da kalabilirsiniz, diğer yandan eklemek gerekir ki Yaratıcı dans eğitmeni olarak bizler hiçbir kalıbı uygulamakla yükümlü değiliz, dürüstçe sorumlu olduğumuz tek alan öğrencilerimizin dans sanatı ile buluştururken onların fiziksel hareket kapasitelerini arttırmak, ritim duyguları  ve hareket repertuarlarını geliştirmek için uygun egzersizleri seçmek/yaratmak ve işlevsel bir şekilde bireysel ve grup çalışmaları ile sınıf içinde uygulanmasına aracı olmaktır. Bu doğrultuda çalışıldığında özgüven, işbirliği, problem çözme, hafıza, dikkat vb pek çok bilişsel ve sosyal beceri de beraberinde gelişir.

  • Noktalama İşaretleri ile Dans

    Noktalama İşaretleri ile Dans

    8-12 Yaş arası çocuklar için uygun olan atölye; noktalama işaretlerinin nasıl dansa dönüşebileceğini ve bu deneyim üzerinden kendi koreografilerini nasıl yaratabileceklerini çeşitli egzersiz ve oyunlar üzerinden aktaran atölye; çocuklarda fiziksel gelişim, yaratıcılık, takım çalışması gibi becerlilerin gelişmesine katkı sağlar 


  • Dans Tiyatrosu

    Dans Tiyatrosu

    9 Yaş ve üstü çocukların modern dansın temel hareket prensiplerini öğrenirken gösteri sanatlarına dair beden, mekan, obje, hikaye ilişkilerini çeşitli egzersizler ile geliştirip kendilerini ifade yollarını zenginleştirmeyi; bedenin de güç, koordinasyon, denge ve esnekliğini arttırmayı hedefler. Soyut zeka gelişimine katkıda bulunan dans tiyatrosu çocuğun kendi koreografisini çağdaş dans sanatının estetik değerleri üzerinden yaratıp geliştirmesini sağlar.


  • Ermeni Alfabesi ile Dans

    Ermeni Alfabesi ile Dans

    Ermeni Alfabesi ile Dans’ atölyeme farklı ülke ve kültürlerden ilgi gösterenler oluyor. Bir aya yayılan atölye sürecinde katılımcılar harfleri öğreniyor, onları bedenleri ile mekana taşıyorlar. Daha sonra harflerin önerdiği yön, hareket akış ile uyumlu ya da uyumsuz, yapıbozumsal bir araştırma ilişkisine girmenin seçimini onlara bırakıyorum, çünkü biliyorum ki her bedenin sahip olduğu eşsiz yaratıcı potansiyelin ifadesi o anda bireyin bedeninin merak ve ihtiyaçlarını dinleyip hareket ile dansa dönüştürmesi ile ortaya çıkacak.


    Dört yıl önce soğuk, yağmurlu ve kasvetli bir Berlin sabahında şehrin sokaklarında yürüyorum. Bu şehirde yapmam gereken tek şey bir sanatçı olarak üretmek. Berlin beni bunun için bünyesine kabul ediyor, üreterek hayatta kalmak. Burada benim için önemli olan soru ise ne üreteceğim, bu şehre farklı olarak ne katabileceğimdi.

    Ailemi hatırlıyorum sıklıkla, köklerimi. Zaman zaman köklerimle temas etmek canımı acıtıyor, bu yüzden fazla yüz göz olmaktan kaçınıyorum ve tam da bu sebepten köklerimle pozitif bir bağ kurma arayışındayım. Bu pozitif bağı hayatın içinde insanlarla sanatım aracılığı ile paylaşmak istiyorum. Aklıma hep çizgileri ile bana ilham veren Ermeni Alfabesi geliyor, harflerle dans etmek istediğimi fark ediyorum. Bu harflerin M.S. 5. yüzyılda başlayan serüvenini Batı toplumuna yeniden hatırlatmak ve tarihi-kültürelodağı biraz genişletmek istiyorum. Bu amaçla çalışmaya başlıyorum. Her bir harfi önüme alıp onları bedenimle çizmenin birkaç farklı yolunu araştırıyorum, harflerden çiftli çalışmaya uygun dans egzersizleri geliştiriyorum.

    Ermeni Alfabesi ile Dans

    Dansettikçe artan güven

    Alfabelerle dans meselesi daha önce Waldorf pedagojisi gibi alternatif eğitim yaklaşımlarında değinilmiş bir konu. Öğretim süreçlerinde harfi bedenle çizmek, bu esnada sesini çıkarmak bir duyum odaklı, deneyimsel bir öğrenme metodu olarak kullanıyorlar. Ancak geliştirdiğim bu çalışmada harflerin sadece bedenle taklidi merkezde değil, merkezde olan yaratıcılık. Bu da onun pedagojik bağlamdan sanatsal üretime taşıyan anahtar. Bu yüzden atölye fiziksel gelişim, koordinasyon, denge, dikkat, hafıza gibi becerileri geliştirmek ve kültürel kazanım sağlamanın yanında bireyde var olan yaratıcılık potansiyelini de harekete geçiriyor. Ülkemizde baskın bir yargı ve tamamen yanlış pedagojik bir yaklaşım ile neredeyse köklenmiş “ben dans edemem, ben yeteneksizim, yapamam” inançları birey, yargılanmadığı bir ortamda deneyimlemeye başladıkça yıkılıyor, dans edip, yapabildiğini gördükçe insanların kendine olan güveni artıyor. Almanya’da ise eşitlikçi, sosyal pedagojik bir politik gelenek  doğrultusunda her sanat dalı ile her yaşta bireyin dilediği yoğunlukta ilişki kurabileceği, ülkenin her yanına yayılmış bir altyapı var. Bu alt yapı ne herhangi bir sanatı, ne sanatçıyı ayrıcalıklı kılıyor ancak büyük bir çatı altında sanatı önceliyor ve herkes için ulaşılabilir konumda tutuyor.

    ‘Ermeni Alfabesi ile Dans’ atölyeme farklı ülke ve kültürlerden ilgi gösterenler oluyor. Bir aya yayılan atölye sürecinde katılımcılar harfleri öğreniyor, onları bedenleri ile mekana taşıyorlar. Daha sonra harflerin önerdiği yön, hareket akış ile uyumlu ya da uyumsuz, yapıbozumsal bir araştırma ilişkisine girmenin seçimini onlara bırakıyorum, çünkü biliyorum ki her bedenin sahip olduğu eşsiz yaratıcı potansiyelin ifadesi o anda bireyin bedeninin merak ve ihtiyaçlarını dinleyip hareket ile dansa dönüştürmesi ile ortaya çıkacak.

     

    Berlin’den sonra İstanbul

    Berlin, Tatwerk Performans Sanatları Eğitim Merkezi’nde düzenlediğim bu atölyeyi, daha sonra İstanbul ziyaretlerimden birinde Çatı Çağdaş Dans Derneği’nde gerçekleştiriyorum. Her denemede metodun içindeki olasılıklarını keşfetmek beni de eğitmen olarak heyecanlandırıyor. Bu noktada merakım beni alfabeler üzerine yeni araştırmalara sevk ediyor. Japon, Runik, Sümer, Nazcaan alfabelerine, oradan daha da gerilere giderek resimli yazının ilk formları olan piktogramlara kadar gidiyorum. Farklı zamanlarda üniversitelerde, derneklerde, pandemi döneminde çevrimiçinde alfabelerle dans atölyeleri gerçekleştiriyorum. Bu esnada derinden fark ediyorum ki aslında alfabeler geçmişi bugüne taşıyan bedenler ve yüzyıllar boyunca dünyanın farklı yerlerinde farklı tasarımlar aracılığı ile oluşan görsel dil bize bilgiyi, algıyı, zamanı, deneyimi taşımış, tıpkı bedenimiz gibi.

    Bedenimiz bizim evimiz, yaşam boyu içinde yaşadığımız alan. Günler, haftalar ve aylar geçiyor ve ben Almanya’da bir türlü evimde hissedemiyorum, etrafımdaki pek çok insan da benzeri duygular yaşıyor. Tüm bunların yanında içimde yanan başka bir ateş var. Kalbimin en derinliklerinde biliyorum ki yaptığım tüm bu atölye çalışmaları ve gösterilere en çok Türkiye’de ihtiyaç var. Ermeni Alfabesi ile Dans çalışması ve pek çok dans doğaçlama çalışmasının temellerini oluşturan yaratıcı dans metodunun bilinmesi, ülkemizde halk oyunları ve balenin yanında içinde yaşadığımız zamanın dansının anlaşılması, uygulanması, yayılması, olumlu bir beden algısının oluşmasında ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin desteklemesinde; böylelikle hepimizin yaşam kalitesinin artmasında önemli bir role sahip. Bu sebepten, pek de ardıma bakmadan İstanbul’a geri taşınıyorum. Döner dönmez etrafımdaki meslektaşlarım “neden döndün ?” sorularına maruz kalıyorum; onlara  hedeflerimi ve niyetlerimi anlatıyorum. 

    “Ermeni” kelimesi nasıl çıkarıldı?

    Fransız şair, yazar, dilbilimci ve p:dagog Georges Jean Yazı İnsanlığın Belleği kitabında insanların ne zaman tarihin akışı ile yok olan anları kaydedip saklama zorunluluğu hissetseler, yazının gerekliliğinin bir yasaya dönüştüğünden bahseder ve yazmayı bilen saray tarihçisinin her zaman iktidarda söz sahibi olduğunu da ekler. Akademide son yıllarda demokrasi, yaratıcılık gibi kelimelerin kullanılmasının istenmemeye başlandığını, bu kelimelerin çevremdeki arkadaşlarımın tezlerinden son kontrollerde danışmanları tarafından çıkarıldığı haberlerinden öğreniyorum. İktidar-basın ilişkisinin sağlamlaştığı dönemde sansürlerin de etkisi akademide artmışa benziyor. 

    2018-2019 yılları akademide hedeflerim doğrultusunda yaptığım alan araştırmaları ile geçiyor.  Yaratıcı dans pedagojisi alanında ısrarla yazmaya devam ettiğim ikinci tezde yer alan ‘Ermeni Alfabesi ile Dans’ başlığından “Ermeni” kelimesi o sıralar danışmanım olan dans bölüm başkanı tarafından “Biz ona alfabelerle dans diyelim” diyerek kibarca çıkarılıyor. 1920’lerden beri teorisi ile dans ve tiyatro eğitimlerinde kullanılan, dans terapinin temellendiği kaynaklardan biri olan yaratıcı dans ise “yaratıcı olmayan dans mı var ?” argümanı ile aslında böyle bir dansın olmadığı gerekçesi ile çıkarılıyor. Sanat, tüm dil, din, ırk ve kültürleri kapsayan bir yapı ve ben meslek olarak seçtiğim bu yapının içinde kendimi o güne kadar hiç etnik kökenimle tanımlama ihtiyacı hissetmiyorum ancak bu yaklaşım ve sansürler karşısında şaşkınlıkla, “Berlin’de hiç böyle şeyler olmazdı, nereye geldim ben ?”  sorusu yankılanıyor içimde. Hem bu dünyaya doğduğum etnik kökeni, hem kendimi bildim bileli icra ettiğim işi yok sayan bu dayatmayı o sıralar anlamsız bir anlayışla kabul etmiş olsam da, bunlar süreçte karşılaşmaya devam edeceğim engellemelerin en belirgin ön uyarılarından birkaçı sadece.

    Gandi’nin “Yaşamda görmek istediğin dönüşümün kendisi ol” sözü güncelliğini hala korurken bizlerin yatay hiyerarşide, kapsayıcı, barış odaklı samimi ifade ve eylemlere olan ihtiyacımız artıyor. Gerek aile, gerekse eğitim sistemleri içinde edindiğimiz yaraların iyileşmesinde sanat bir aracı olarak onunla temas kurmamızı bekliyor.

    Belki bugün ilk temasınız, elinizde tuttuğunuz gazeteyi bırakıp aklınıza gelen ilk alfabeden bir harf seçip, onu havaya içinizden gelen bir ritimde çizmekle başlar, belki ayağa kalkıp iki kolunuzu kullanabilirsiniz bir başka harfle dans ederken. Zira dans, hala yaşıyor olduğumuzun en güçlü işaretlerinden biri.

    Ermeni alfabesi ile başlayan ve geçmişte, günümüzde kullanılan tüm alfabeleri dansa dönüştürmeye hevesli atölyem; zaman zaman çeşitli merkezlerde düzlenen atölyelerde konuya merak duyan katılımcıları bir araya getiriyor, uluslararası akademi ve sanat üretim çevrelerinde ilgi görüyor. Bununla birlikte; çok da uzaklara da gitmeden, şimdilerde okullarda bir dil ve alfabe öğretim metodu olarak kullanılabilmesi için konuya ilgi duyan öğretmenlerle de buluşmayı bekliyor. 

    Lerna Babikyan

    Bu yazı 19.11.2021’de Agos dergisinde yayınlanmıştı.
    https://www.agos.com.tr/tr/yazi/26464/ermeni-alfabesi-ile-dans

     

  • Toprağın Damarları

    Toprağın Damarları

    Yönetmen: Lerna Babikyan 
    Kurgu: Volkan Ergen 
    Performans: İpek Girgin, İdil Kadıoğlu, Burcu Ural İstanbul, 2020

  • Danstan Vazgeçmiyorum II

    Danstan Vazgeçmiyorum II

    Geçen yazımda sizlere dansla tanışma yolculuğumdan ve bu işin eğitimimi almaya beni yönelten deneyimlerden bahsetmiştim, şimdi yolculuğu aktarmaya kaldığı yerden devam ediyorum…

    Evet, yıl 2001di ve ben modern dans bölümü lisans öğrencisiydim. Okula girdiğim ilk yıl İngilizcem daha iyi olsun diye hazırlık sınavından kendimi bilerek bırakmıştım. Bir yıl boyunca okula İngilizce için gidip geldim. Bu arada tam yeni mezun olmuşken yeniden okula başlamam ailemde şaşkınlık yaratmıştı. Annem böyle bir yükü yeniden dört yıl boyunca nasıl kaldıracağını düşünürken, babam; kendinden beklenin aksine dans bölümüne girdiğime sevindiğini bildiren görüşünü paylaşmış ve kibarca aradan çekilmişti.

    Birinci sınıfa ilk girdiğimde çok heyecanlıydım, tanıdığım, tanımadığım herkes çok özeldi benim için. Etrafa bakıyordum, ikinci üniversitem olduğundan benden daha genç öğrenciler vardı. Kıyafetler, saçlar, renkler, cinsel tercihler farklı, yenilikçi ve sıra dışıydı…Bu beni inanılmaz mutlu etti, farklı ve cıvıl cıvıl bir yerdeydim, harika dedim, doğru yerdeyim.

    Okulumuz Türkiye’nin ilk konservatif olmayan, disiplinler arası sanat okuluydu. İlk krizlerimi temel tasarım dersinde perspektif çizmeyi öğrenmeye çalışırken yaşadım. Sanat&Tasarım Fakültesi için zorlu olan bu derste bileşik sanatlar bölümü öğrencisi dışında, çoğu öğrenci bana benzer deneyimler yaşıyordu ve çok zorlanıyordu, sonradan devreye biraz müzik tasarımı girdi de rahatladım. Performans yapabileceğimiz bir alandı ve ben saçlarımı taramanın çıkardığı ses üzerinden bir sunum yaptım. Meğer bu fikir 1920’de Amerika’da uygulanmış, yapılmış…olsun, öğrenciydim, öğreniyordum, deneyimliyordum ve bu harikaydı.

    Günler bölüm başkanımızın sözlerini yaşam mottoma dönüştürmüş bir halde geçiyordu. Günlük dans dersim bale ve modern danstan oluşuyordu, 3 saatti ve ben çoğu dans sever arkadaşım gibi günde 8-9 saatimi okulda geçiriyordum. Kimi zaman izin alıp kabul edildiğim ek derslere giriyor, kimi zaman da üst sınıfların dersini izlerken bedenimi esnetip duruyordum. Hayatımda tek bir şey vardı artık “DANS”. Bölüme girer girmez diğer başka her şeyi arkama bile bakmadan bırakmıştım; oyunculuk, reklam görüşmeleri, müzik, yabancı diller, erkek arkadaşla da arada görüşsem yeterdi…hepsi ama hepsi bitmişti benim için. Oldukça tutucu bir şekilde sadece modern dansa, dans tiyatrosuna, modern dansa bağlanmıştım.

    Ancak zamanla bazı gerçekler ortaya çıkmaya başladı. Bölüm ve eğitim sertti, çok çaba, emek ve adanmışlık istiyordu, ben hepsine razıydım ancak sosyal olarak oradaki arkadaş çevresinin doğal bir parçası değildim ve bu bazen çok üzücü olabiliyordu. Herkes dışardan çok tatlı ve ilginç görünüyordu ancak onlarla oturup konuşacak ortak bir konum yoktu, öncelik ve heyecanlarımız farklıydı. Ben artık 22 yaşındaydım ve o ana kadar eğlence hayatında merak ettiğim çoğu şeyi zaten yaşamıştım. Artık saçımı bölge bölge farklı renklere boyamak, kendimi kıyafetlerimle dışa vurmak ihtiyacım kalmamıştı. Her zaman akşam çıkıp dans etmeyi seviyordum ancak buradaki arkadaşların çoğu tekno müzik seviyor gibiydiler ve bu bana hiç uymuyordu.

    Gün geçtikçe yaşamın neşesini hissedemiyor, kendi neşemi dışa yansıtamıyordum. Üstelik sırtımda 33 derece olan skolyoz görüntü olarak diğer dansçı arkadaşlardan beni oldukça farklı kılıyordu- ya da ben öyle sanıyor, bu görüntüden utanıyordum, ne yapsam değiştiremiyordum.

    Artık kesindi, bu hikayenin yıldızı ben değildim. Benden çok daha yetenekli öğrenciler vardı, ben standart bir dansçıdan beklendiği oranda esnek de değildim, tüm bunlar yetmezmiş gibi eğitim süreçlerine dair aklıma yatmayan, haksız durumları eğitim fakültesinden mezun bir pedagog olarak sorguluyor, insan ve öğrenci haklarını kendimce gündeme getirip hatırlatıyordum etrafa. Ancak sesim fazla çıkmasa daha iyiydi, çünkü istekli dinleyici yoktu, ben de bir sürü sonra sustum, bıraktım ipin ucunu. Muhtemelen o dönem okulda çoğu eğitmen ve öğrencinin gözünde tüm bu halimle oldukça iticiydim.  “Normal” iletişim kurabildiğim eğitmen ve öğrenci sayısı oldukça azdı. “Neden bacağını kafasına değdiren iyi dansçı etiketini alıyor “ diye sorguluyor, yıllar geçerken pek kimse umursamasa da kendi cevaplarımı buluyordum…”önemli olan ne yaptığın değil, neden yaptığın, nasıl yaptığın, bundan asla vazgeçme ! ”

    – sonradan dünyanın başka yerlerinde aynı benim gibi düşünen dans sanatçıları da olduğunu keşfettim, ancak bunu anlatan kitabın karşıma çıkması için en az beş yıl daha beklemem gerekiyordu

    Okulda iyi şeyler de oluyordu elbet, bölüm başkanımız ara ara büyük emeklerle Abd, Avrupa, İngiltere ve Japonya’dan farklı dans tekniklerini öğreten misafir sanatçılar getiriyordu, sanki dans, dans tarihi, Avrupa dans sahneleri önümüze gelmişti, biz de içinde bu eğitmenler sayesinde dans ediyorduk. Aynı şekilde Türkiye’de doğup yurtdışında eğitim almış nice bağımsız sanatçı, akademisyen, o dönem yetişmekte olan araştırma görevlileri de kimi zaman küçük bütçelere, çoğunlukla gönüllü hem çalışıyor hem de eğitmenlik deneyimi kazanıyordu.

    Ben eğitmenlik diplomam ve geçmişteki bale kursu deneyimim ile çeşitli okulöncesi kurumlarda dans eğitmeni olarak çalışmaya başlamış, cep harçlığımı çıkarır olmuştum. Yazları da biriktirdiğim paranın üzerine ailemin desteğini ekleyerek yine Avrupa’daki dans festivallerine gidiyor. 10-15 gün içinde farklı derslere girip, ek eğitimler alıyor, yeni gösterileri izliyordum, elbette bütün param o sürecin sonunda bitmiş oluyordu.

    2. sınıfın sonlarına doğru kendimde ve dansımda bir gariplik hissetmeye başladım. Bizden eğitimin ilk yıllarında beklendiği gibi kalıplar, kurallar, formlar, çizgiler dahilinden dans etmeye çalışıyordum. Doğaçlama dersleri benim için biraz azdı…Nasıl bilmiyorum birden Çatı Dans Sanatçıları Derneğini hatırladım, dansa ilk oradaki eğitmenlerle başlamıştım ve İstanbul’da yerlerini tesadüfen buldum, ya da oradan birileri ile karşılaştım da bana o zaman Sadri Alışık sokakta yer alan stüdyoyu gösterdi, tam hatırlayamıyorum.

    Ancak 3. Ve 4. Sınıftayken okul dersleri bitince Çatı’daki derslere gitmeye başladım, arada geçen yaz tatillerini de orada değerlendirdim. Misafir eğitmenlerin hem atölye hem de hazırladıkları gösterilerine katıldım dansçı olarak. Bedenim tekrar nefes almaya başlamış ve “ben”le dolmuştu… Orada kendimi evimde hissetmem fazla zaman almadı. Üstelik buradaki arkadaşlar çok farklı yaşlardan, farklı meslek gruplarından, iletişimde okul arkadaşlarıma göre çok daha açık insanlardı…Diyebilirim ki Anadolu gibi, Anadolu kadar çeşitlilerdi, halktan insanlardı ve ben bunu seviyordum. İnsanların sadece diplomaları, maddiyatları, sosyal çevreleri olmadığı inancım o mekan sayesinde perçinlendi, kendi adıma bunun ne kadar engin olduğunu deneyimledim, etrafımızdaki insanların nasıl zenginlikler olduğunu gördüm…

    Okulda 10 kişi başladığımız sınıf, yıllar içinde elenen, sınıfta kalan, vazgeçenler sonucu dört yılın sonunda tek mezununu verdi. O da bendim. Hatırladıkça o günleri gözlerim hala dolar, sadece sevgiden…Lisans eğitimim boyunca sakatlık, hastalık diyelim toplam devamsızlığım 10 günü geçmedi. Eğitimin hiçbir anından ne olursa olsun, ne kadar zorlansam da dans derslerimden ayrı kalmak istemedim.

    Okulda en sevdiğim ders Dans Kompozisyonu oldu. 2 sınıfta, dans bölümüne girmeden önce devam ettiğim tiyatro oyunculuk ve yönetmen yardımcılığı deneyimlerimin benden bıraktığı etkiden habersiz olarak bir restaurant’da yemek yiyen çiftin hikayesini anlattığım koreografinin sunumu sonrası bundan ne kadar keyif aldığımı ve içimdeki konuya dair olan potansiyeli fark ettim, aynı hissi sunumu izleyen birkaç eğitmenimin de yüzünde gördüm. Ve sonra koreografi yapmaya olan ilgim, uzunca bir süre dansçı olmaktan çok daha fazla beni heyecanlandırdı.

    Eğitimimi boyunca müthiş dans eğitmenlerim oldu. Onlar neredeyse çocuk yaştan itibaren bu sanatın içinde yoğrulmuş, Türkiye’nin ve Dünya’nın en önemli sahnelerinde, en önemli dans topluluklarında baş dansçı olarak dans etmiş, en az 25-30 yıllık mesleki deneyimleri ile karşımda duran hazinelerdi. Geyvan Mc Millan, Zeynep Tanbay, Uğur Seyrek, Oktay Keresteci, Nur Berkan, Zeynep Gündür ve daha niceleri…Bugün onları hatırladıkça kültür ve sanatta devamlılığın önemini çok daha iyi anlıyor, bu değerli deneyimi benim gibi pek çok öğrencinin yaşayabilmesini diliyorum.

    2006 yılı geldiğinde, 4 yılı tamamlayıp mezun oldum. Belki siz okuyucunun beklemediği şekilde tek isteğim danstan uzaklaşmak, bir süre hiç hareket etmemek oldu.

  • Var Yok

    Var Yok

    Konsept, koreografi, dans : Lerna Babikyan

    Ses Kurgu: Korhan Erel

    Saat, takvim ve çeşitli anma günleri ile zamanı bölüp bir anı bir diğerinden daha değerli kılmaya çalışıyor; hatta bazı anları sonsuza dek tutmaya çalışıyoruz…Tüm bu çaba, plan ve mecburiyetler içinde ne kadar kendimiziz ? Zaman var mı gerçekten ? Varsa nereye bakıp anlamalıyız ? İçimize mi dışımıza mı ?….

  • Danstan Vazgeçmiyorum I

    Danstan Vazgeçmiyorum I

    Sanırım 19 yaşındaydım, oynadığım ilk reklam filminden kazandığım para ile o yaz bir hafta boyunca Bodrum’da gerçekleşecek olan Çağdaş Dans Atölyesine kaydolmuştum. Haberi alan büyükannelerimden biri-ki bu aynı evde yaşadığımız için çok uzun sürmemişti- atölyenin, beni Bodrum’da dansöz yapıp satmaya yaracağına dair bir inanç geliştirmiş ve bu doğrultuda aile içinde panik yaratmaya başlamıştı bile. Evde kimi doğru, kimi yanlış derken, o sırada bizle yaşamayan babama telefonlar açılıyor, yaklaşan tehlike(!) rapor halinde sunuluyordu. Bense ilk gençliğin verdiği rüzgarı açık yelkenlerime doldurmuş, olduğum yerde çoktan yola çıkmıştım bile.

    Neyse ki annem sağduyulu biriydi. Elbette ki Bodrum’da ilk yalnız kalışım olacağı için o da biraz tedirgindi ancak genç bir bireyin hayallerinin bastırılmaması gerektiğinin bilincindeydi, mantıklı bir insan olarak bir çözüm buldu. O yaz Bodrum’a birlikte gittik, bir hafta sonu boyunca hem orada beni kalacağım yere yerleştirdi, hem atölyenin eğitmenleri, diğer katılımcıları ile tanıştı. Pazar akşamı İstanbul’a dönüş otobüsüne binmeden önce biraz da denize girip keyif yaptı ve gözü arkada kalmadan beni orada bıraktı.

    O yaz yaşamımda benim için yeni bir sayfa açıldı ve tüm bunlar sadece bir haftada oldu…

    Çalışma alanına girdiğimde bedeninin güçlendiren, esneten ancak hiçbir estetik forma girmeyen insanlar görüyordum…Çizgiler, siluetler, gölgeleri, bedenler ki bu kişilerin kimi oyuncu, kimi dansçı, kimi benim gibi yeni kimi de deneyimli amatör insanlardı…Herkes çalışma başlamadan önce bedeninin, zihnini, ruhunu yeni başlayacak çalışmaya hazırlıyordu…O güne kadar hiç kendi iradesi ile, kendi halinde, kimseye ispat çabası olmadan bedeni ile, sanat için uğraşan insanlar görmemiştim…Çok etkilendim ve orada bana da bir alan olduğunu hissetim…

    Atölyede günler fiziksel olarak biraz zorlayıcı ancak bilmediğim keyif ve tatta geçiyordu, hayatımda ilk kez bulunduğum Ege’nin bu kıyısında her sabah koşu ile başlıyor sonra denize atlayıp en yakında adaya yüzüp geri geliyor, ardından dans stüdyosuna girip sabah egzersizlerini yapıyorduk. Verdiğimiz öğle arasından sonraki bölüm ise mekan ve coğrafyada yaratıcılık çalışmaları ve çeşitli araştırmalar ile geçiyordu. Bir gün taş ocakları önüne gelip “haydi arkadaşlar kendinize bir yer seçin, çalışın, 15 dakika sonra birbirimizi izleyeceğiz tek tek” dendiğinde sanırım bu kelimeleri, böyle bir mekanda daha önce hiç bir arada duymamanın şaşkınlığını yaşıyordum. Etrafıma baktığımda benden başka kimsenin yüzünde bir soru işareti görmedim ve hiçbir şey anlamadığımı belli etmemeye karar verdim. Gelmiştim bir kere oraya ve öyle ya da böyle bir şey yapacaktım. Ama ne ? Bunu ben de bilmiyordum…

    Herkes çok kısa süre içinde dağıldıktan sonra ben etrafa baktım, nereden çıktı bilmem, kafama bir poşet geçirdim, sandaletlerimi çıkardım ve denize doğru “arınma, arınma “ diye bağırıp durdum, şimdi başlangıç ve bitiş detaylarını hatırlayamadığım bu ilk mekan çalışmam o sırada oradaki deneyimli sanatçı arkadaşlar tarafından beğenildi. Tam olarak ne yaptığımı bilmesem de içime sinen ve içimde bilmediğim bir alandan gelen bu performans, bu ifade; sonrasında beni “Ben bu işin okulunu okumalıyım” düşüncesine itti. Kesinlikle daha çok çalışmak, daha çok şey öğrenmek ve daha mükemmel olmak istiyordum.

    Bir haftalık bu çağdaş dans atölyesi ileriki günlerde aynı kondisyon ve şaşırtan doğaçlama, yaratıcılık ve mekan çalışmaları ile devam etti. Ben denizin, tuzun, tozun, gün batımlarının, tarihin, rüzgarın koynunda dansa bulaştım…

    Annemle zaman zaman telefonda konuştuk, her gece çok mutlu ve huzurlu uydum, yeni dostluklar edindim, yeni bakış açıları gördüm, keşfettim ve en önemlisi bedenimin taşıdığı potansiyel ile tanıştım.

    O yaz büyülendim…

    İstanbul’a dönüşte bu büyüyü bir tarafa bıraktım, her şeyi unutup önce o sırada 3. Sınıf öğrencisi olduğum üniversiteden mezun olmaya karar verdim. Bunun için çalıştım, ancak daha çok sabrettim… Dansla dolu, tam istediğim gibi bir hayat için biraz daha bekleyebilirdim…Kendimi okul dışında bale, gitar kursu ve tiyatro-oyunculuk çalışmaları ile bir nebze daha oyaladım diyebilirim, artık bana hiçbir şey eskisi gibi tat vermiyor, dansın yerini hiçbir şey tutmuyordu. Tam olarak aşık olmuştum.

    2001 yılı gelip eğitim fakültesinden mezun olduğumda, ilk işim Yıldız Teknik Üniversitesi, Sanat Tasarım Fakültesi, Dans programı sınavlarına girmek oldu. 3 gün süren atölye çalışması sonrasında kendi koreografimi sundum. Sınavlardan geçer not alıp her bir eğitmeni ile ayrı ayrı tanışma heyecanı, hayranlığı duyduğum bölüme kabul edildim

    Böylece yaşamımda yeni bir macera başladı…