Category: Yazılar

  • Eleştirel Pedagoji Konferansından Dans Eğitiminde Dönüşümün Hafızası Üzerine

    Eleştirel Pedagoji Konferansından Dans Eğitiminde Dönüşümün Hafızası Üzerine

    29 Kasım-2 Aralık 2024 tarihleri arasında Eleştirel Pedagoji Kongresi Eğitim Sen, Sivil Düşün, Birarada Derneği, Odtü Mezunlar Derneği ve Töz Yayınları desteği ile Ankara’da gerçekleşti. Eleştirel Pedagoji alanına uzun zamandır emek veren yerli, yabancı akademisyenlerin yanı sıra tarih, sosyoloji, sanat ve din eğitimi gibi farklı disiplinlerde eleştirel pedagoji merceğinden çalışmalar yapan akademisyenlerin, sosyal çalışanların ve araştırmacıların da sunumlarına yer veren zengin program başta Ankara olmak üzere Türkiye’nin farklı şehirlerinden gelen katılımcıların yoğun ilgisi ile karşılandı.

    Paydaşları Prof. Kemal İnal tarafından bir araya getirilen kongre, Peter Mayo gibi yetişkin eğitimi ve eleştirel pedagoji konusunda duayen akademisyenlerin açılış konuşmaları ile başladı. Konferans süresince son yıllarda önemi dünya çapında artan göç pedagojisi, ırkçılık karşıtı pedagoji, feminist pedagoji, ekolojik pedagoji, queer pedagoji, toplumsal cinsiyet eşitliği gibi pek çok farklı konuya dair sunum ve atölye çalışması gerçekleşti.

    Tüm bu sunum ve atölyelerdeki gözlemlerimden ortaya çıkan , yukarda bahsi geçen konular üzerine yetkin eylemlere, tartışmalara, fikir alışverişlerine duyulan yoğun ihtiyaç ve ilgiydi. Kongre süresince yerli ve yabancı konuşmacıların eleştirel pedagoji perspektifinden çalışırken karşılaştıkları ortak ya da farklı sorunlar, kurumsal destek ya da engeller, problemleri çözmeye dair yaklaşımları hem meslektaşlar hem de katılımcılar arasında ilham veren, öğretici deneyimlerin yaşanmasına aracı olurken yerel ve uluslararası bağlamda dayanışmanın önemini yeniden hatırlattı.

    Lerna Babikyan Ankara Eleştirel Pedagoji Konferansında

     

    Bu sürece ben de kongrenin açılışında eleştirel düşünce uygulamalarına dair beden odaklı bir tanışma etkinliği ve Yaratıcı Dans İle Eleştirel Düşünceyi Geliştirmek adlı bir atölye çalışması ile katkıda bulundum. Her iki atölyenin de temelinde geleneksel eğitim sistemlerinde uzun süre göz ardı edilmiş olan beden üzerinden deneyimlenerek edinilen bilgiyi öncelemek vardı. Uygulama sürecinde bu bilgiyi ortaya çıkarmak için bireyin bedeni ve zihni arasındaki diyaloğu kurmasını sağlayacak, bulunduğu an ve alan içinde beden, mekan farkındalığını uyandıracak, hareket araştırması içinde bedensel duyumsamalarını da hissederek merkeze aldığı düşünceyi ya da temayı ileriye taşıyacak, farklı açılardan görmesine, yeni boyutlar kazanmasına yardımıcı olacak egzersizleri yaratıcı dans pedagojisi kaynaklığında kullandım.

     

    bell hooks bir özgürleşme pratiği olarak gördüğü eğitim süreçleri hakkında bedenin, beden farkındalığının ve eğtimde holistik yaklaşımın önemini şöyle vurgular;

    Eleştirel düşünce alanının ötesinde, sınıfa “bedensiz bir ruh” olarak değil, “bir bütün olarak” girmeyi öğrenmemiz de aynı derecede önemlidir”

    Bu bağlamda kapsayıcı ve bütünsel öğrenmeye hizmet edecek şekilde dans sanatının eğitim-öğretim uygulama süreçlerinde bir öğrenme aracı olarak aktif olarak yer alabilmesi için uzun süredir benzeri atölye çalışmaları yapmakta ve konu üzerine yazmaktayım. Bu emekler alana ilgi duyan akademisyenlere, sanat eğitmenlerine, sosyal çalışanlara ulaşmakta. Eleştirel Pedagoji Konferans’ında yaptığım uygulamalarda da atölye katılımcılarının süreçte hem heves hem de hayret ile dans, hareket, öğrenme ve eleştirel düşünce arasındaki destekleyici ilişkiyi deneyimleyerek fark ettiklerini hem atölye sürecindeki gözlemlerimden hem de atölye sonunda verdikleri geri bildirimlerden anladım. Bu bana bir kez daha yaratıcı dans, bedenlenmiş bilinç, somatik pedagoji gibi derslerin başta eğitim fakülteleri olmak üzere öğretmen yetiştiren kurumlarda yer almasının önemini anımsattı. Tüm bu uygulamalar yeni müfredatlara geçişi ve ilgili kurumları yöneten güç sahiplerinin demokratik, katılımcı öğrenme deneyimlerine alan açması ile mümkün.

    Türkiye’de dans sanatının eğitim alanının yanı sıra toplumda farklı alanlara yayılması, ulusal ve yerel sanat ve eğitim politikalarının yapısal desteğinin yanında sosyal birimler ve dans alanı uzmanlarının eşitlikçi bir bakış açısı ile iletişime geçebilmeleri, birbirlerinden öğrenmeleri, birbirini karşılıklı olarak şekillendirebilmeleri, yerel kültürden filizlenen ve topluma ulaşan sosyal, pedagojik ve sanatsal ortak yaratımlarda bulunabilmeleri ile gerçekleşebilecek.


    Bu vesile ile dans eğitiminde disiplineler arası yaklaşımı ülkemiz akademisinde ilk kez var eden, 29 Ekim 2024 tarihinde aramızdan ayrılan hocam Geyvan McMillen’ı anmak isterim. 1960 yılında Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Bale Bölümü’nden mezun olan

    Geyvan McMillen
    Fotograf Yaşar Saraçoğlu

    McMillen, Ankara Devlet Balesi’ne 1960-70 yılları arasında dansçı, eğitmen ve koreograf olarak çalıştı. Öğrenme merakı, yaratma isteği ve azmi sayesinde İngiltere ve ABD’de döneminin önde gelen dans okullarında burslu öğrenci olarak kabul edildi, ardından kariyerine yurtdışında çeşitli topluluklarda dansçı olarak devam etti ve bu toplulukların dünya turnelerine katıldı. Türkiye’ye döndükten sonra İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde baş koreograf olarak klasik eserleri sahnelerken bir yandan da kurum içi ve kurum dışında eğitimini aldığı Graham ve Cunnigham tekniğine dair dersler verdi; bugün çağdaş dansta uluslararası başarıya sahip, alanda özgün tarzlarını yaratan Mustafa Kaplan, Mehmet Sander, Ziya Azazi gibi dansçı ve koreograflar ilk dans derslerini ondan aldılar.  Dünyanın önemli modern ve çağdaş dans topluluklarının Türkiye’ye gelmesine, İstanbul’da üretmesine aracı oldu. Bir yandan da Anadolu kültüründen beslenen özgün koreografilerini üretip Ankara ve İstanbul başta olmak üzere farklı mecralarda sergiledi, yurtdışında farklı festival ve bienallere eserleri ile davet edilip katıldı.

    Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Modern Dans Anasanat Dalın’da bir süre eğitmen olarak görev yaptıktan sonra, tüm mesleki birikimini 1998 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi, Sanat Tasarım Fakültesi bünyesinde açtığı Dans lisans programında aktarmaya yaş haddinden emekli oluncaya dek devam ettirirdi.

    Okulda görev yaptığı süre boyunca pek çok farklı projenin de gerçeklemesine destek veren Geyvan McMillen, 2002 yılında CRR Sanat Yönetmeni Arda Aydoğdu’nun daveti ile Cemal Reşit Rey Dans Tiyatrosunu kurdu. 2005 yılına dek farklı prodüksiyonlara ev sahipliği yapan topluluk bünyesinde profesyonel dansçı ve koreograflara yer verirken aynı zamanda yetişmekten olan okul öğrencilerinin de sahne deneyimi kazandıkları ve profesyonel hayata adım attıkları bir alana dönüştü, aktif olduğu dönem boyunca dans izleyicisinin yoğun ilgisi ile gösterileri izlendi.

    Maalesef ilerleyen yıllarda her iki kurum da ülkenin değişen politik güç dinamikleri içinde sessizce kapatılıp işlevsizleştirilirken biz öğrencilerine de ilk olarak bu deneyimlerden ders almak ve Türkiye’de dans eğitiminin yaşadığımız hafızasını canlı tutmak düştü. Bugün pek çok mezun arkadaşımız ülkenin farklı yerlerinde farklı yaşlardan öğrenciler ile dans alanında çalışmakta, dersler vermekte, bir kaçımız akademide, bir kısmımız ise Modern Dans Topluluğunda dansçı ve koreograf olarak görev yapmakta.

    Yıkımlar ve yaratımların oldukça dinamik olduğu coğrafyamızda köklenerek gelişmek hem hafızaya sahip çıkmak hem de eleştirel pedagojinin önerdiği gibi eğitimin öznesi olan öğrencileri pek çok farklı açılardan nesneleştirmeye çalışan eğitim sistemlerinden uzaklaşmak ile mümkün. Hem ana akım örgün eğitimin hem de sanat eğitiminin eleştirel pedagojinin ilkeleri doğrultusunda adil, eşitlikçi, bağımsız, çok sesli, çok renkli, diyaloğa dayalı, türlerarası, etik, kapsayıcı, değişime açık, deneyimsel, ulaşılabilir, öğrencinin sorgulayarak eğitim sürecini, katılımını şekillendirebildiği bir sistemin gerekliliği yaklaşan yapay zeka devriminin yaratacağı öngörülebilir, öngörülemez değişimler ve krizler çağında iyice artmakta.


    Yazı 7.01.2025 tarihinde Mimesis Portalda yayınlanmıştır; https://www.mimesis-dergi.org/2025/01/elestirel-pedagoji-konferansi-ve-dans-egitiminde-donusumun-hafizasi-uzerine

  • Bir Yaratıcı Dans Dersinde Neler Olur ?

    Bir Yaratıcı Dans Dersinde Neler Olur ?

    Anlamı ve tanımı ile toplumumuza biraz yeni biraz da yabancı kaçan yaratıcı dans, aslında mağara içinde yaşayan ve dışında çeşitli sebeplerle bedenini, dansı kullanarak ritüeller yapan ilk insandan tutun da, ailenizde büyük büyük dedelerinizden size miras kalan halk oyunlarınızın da temelidir.

    Peki bu temel belli bir hareket ya da form mudur ?

    Hayır değildir….

    Bu temel felsefesidir…Evet felsefesi…Hadi biraz daha açalım ne demek istediğimizi…

    Yaratıcı dans çeşitli güdü ve ihtiyaçlar ile ortaya çıkmış, hareket denemeleri ve doğaçlamaları ile gerekirse yerleşik-dansçı dilinde fiks-, gerekirse anda yapılan ve bırakılan, tekrarlanmayan dans araştırması ve seansıdır aslında. Laban hareket analiz prensipleri ile insanın varoluşu kadar eski olan bu formun kavramsal çerçevesi çizilmiş olsa da deneyimli bir eğitmenin, çalışkan bir dansçını elinde bu seanslar beklenmedik zenginliklere ulaşabilir, katılımcılarını sözsüz iletişim dilinin, beden kullanımında repertuarı çeşitlendirmenin, ifade, anlatım ve duru görünün, dinginliğin içindeki dans ve dansın içindeki dinginliğin zirvesine taşıyabilir.

    “Seans” kelimesinden lütfen konuya tıbbi yaklaştığımı sanmayın, buradaki seansı İngilizcedeki session kelimesinin anlamı yerine kullanıyor ve sizleri hafızamızda ilkokul yıllarını çağrıştıran “ders” kelimesinden uzaklaştırmak istiyorum. Yaş grubu ne olursa olsun yaratıcı dans, “ders” ten öte bir deneyimdir.

    Her bir katılımcı yaşı ne olursa olsun “bildiği kendini” getirir bu seansa; sonra araştırmalar başlar, şaşırmalar başlar, bedenden şöyle bir ses gelir “ bir dakika daha önce beni hiç böyle kullanmamıştın ? !”… Beden, günlük hayat ya da form odaklı egzersiz serileri içinde daha önce geçmediği, düşünemediği nokta ve açılardan geçer ve bunların hiçbiri düşünerek olmaz.

    Nihayet beden üçboyutlu bir tasarım olarak hak ettiğine işlerliğe ulaşır, işleyen demir ışıldar!  Artık her bir beden parçası olasılıkları dahilinde ve diğer beden parçaları ile birlikte sonsuz kombinasyon olasılıkları ile harekete, bir okyanusa açılırcasına açılır. Seanslar devam ettikçe kaptanın mahareti artar, gemi güçlenir, beden kendi rüzgarları ile dansa dalar.

    Her yaşa uygun olan yaratıcı dans, birlikte yapılan bireysel bir çalışmadır esasında, zamanla ikili çalışmalar, grup çalışmaları, kompozisyonlar işin içine girer, ancak amaç “biz”den önce kendi alanında genişlemiş, konforlu durabilen bir “ben” yaratmaktır.

    Şarkı her ne kadar “her yaşın ayır bir güzelliği var” dese de, yaratıcı dans “her yaşın ayrı bir ihtiyacı var” der…Çocuklar bugün teknoloji ile iyice uysallaşan, hareketsizleşen bedenlerine güç, esneklik, koordinasyon katmak, yine azalmakta olan dikkat, algı, hafıza sürelerini yaratıcı dansın her ders araştırmaları için sunduğu farklı kavramlar ışığında arttırmak; yaşlılar gerilemeye başlayan fiziksel fonksiyonlarını, hafızalarını, pozitif ruh hallerini korumak; yetişkinler ise çoğu zaman çocukken sahip oldukları/olmak istedikleri dansçı bedenlerini, yaratıcılık, yargısız hareket, dans, performans becerilerini geri kazanmak, sanatsal-estetik kalıplardan özgürleşmek; kısaca “kendini-yeniden-” bulmak için gelirler.

    Sosyalleşmekse tüm yaş grupları için ortak paydadır J Bir çocuk sınıfına girdiğinizde hemen yerde birbirine yapışık oturan ya da yalnız yerleşmiş öğrenciler görebilirsiniz; yetişkin sınıflarında ise aynı çocuklarda olduğu gibi, belki bu sefer çok daha bilinçli olarak birlikte duran ve izole olmak isteyen bireyler vardır. Dileklere saygı duyulmakla birlikte yaşamın ne bir uç ne de öbür uçta uzun süre devam edemeyeceği aşikardır. Yaratıcı dans da katılımcılarına saygı duymakla beraber hiç hesaplamadan çoğul yaşayanları tekil şahıs dansına, tekil yaşayanları çoğul dans paylaşımlarına devam eder. Kendiyle, bedeniyle, çevresi ile olumlu teması genişleyen katılımcının özgüveni, işbirliği becerisi, problem çözme yeteneği gelişir…Günün sonunda her yaratıcı dans dersi tek bir şeye hizmet eder, önce kabul, sonra farkındalık…

    Yaratıcı dans dersi bir filozof yetiştirmeyi hedeflemese de, ders çıkışı biraz hareket biraz da terden yanakları pembeleşmiş insanların seansın özgürlüğü, özgünlüğü, oyunsuluğu üzerine konuştuklarını duyabilirsiniz. Sözel olarak paylaşılan ya da paylaşılmayan deneyimler onlarda kalır, onlarla yol alır, yolda olabildiğince pusula olur.

    Paketlenmiş pek çok ürün gibi “herkese aynı” bir çıktısı yoktur yaratıcı dansın…Kimi neşe der, kimi sanat, kimi akış, kimi tatlı bir yorgunluk, kimi çok boyutluluk, kimi seyahat, kimi sanatla zayıflama…Neredeyse spirituel bir klişe olmaya yaklaşmış şu cümle, ortaya çıktığı kadim zamanlardan bugüne yaratıcı dans için de geçerlidir, “Herkes ihtiyacı olanı alır” alır da; eğitimcinin pedagojik vizyonu, becerisi ve dans sanatına yaklaşımı, alandaki deneyimi her seansa fark katıp, yelpazedeki renk tonlarını çeşitlendirir.

  • Yaratıcı Dans ve Yaban

    Yaratıcı Dans ve Yaban

    “Yaban” …

    … kelimesi bile ne kadar heyecanlandırıyor…

    “Yaban” “Olan”

    “Olan”… kimi zaman kendiliğinden, çabasız kimi zaman da pek çok eğitim ve deneyim sonucu varıl”an”

    Birleştirelim “Yaban Olan” sanki şimdi daha da güçlendi…

    …bir ses ya da görünmez bir hareketin dalgası; baktığımız ekranı, gördüğümüz gerçekliği aşıp sanki tenimizi ürpertti…

    .

    .

    .

    .

    .

    …daha çok boşluk vermek isterdim bu yazı alanına “Yaban Olan”dan sonra…

    eminim okuyanlarınız arasında sesiyle, bedeniyle, dansıyla, bakışıyla, mimikleri ile bu anı hemen doldurmaya hazır ve istekli olanlarınız vardır…

    öyle ise hiç durmayın derim,

    bu yazıyı okumaya bir ara verin

    yapın, yaşayın, bedenininiz ve hatta kemikleriniz; sesinizin, hareketin titreşimi ile yeniden, beklenmedik ve daha derin bir noktadan bağlansın dünyaya

    ne duruyoruz, ne bekliyoruz ve varsa eğer neden korkuyoruz ?

    “Yaban Olan” bu !

    Tüm yargı, kalıp, düşünce ve mecburiyetleri kapının ardında bırakan

    .

    .

    .

    Hazırsanız ilerleyelim biraz daha…

    Yaban kendinden başka kimse için yaşamaz, “güzel” olmayı, “mantıklı” olmayı, “uyumlu olmayı” düşünmez…kanımca ısırgan otu gibi bir tadı vardır; ordövr tabağına konsa diğer başka hiçbir meze ile uyumlu bir tat vermez !

    Ve çok faydalıdır bu hali ile de !

    Kanser hastalarına ısırgan otu çayı önerilir…

    “Ben bunları senin için yaptım” nöbetleri,

    bayılma-ayılmaları yoktur mesela…

    ¨¨¨

    Yaratıcı Dans köklerini bu dünyadan alır,

    “yaban”  dan

    Topraktan geldik, toprağa gideceğiz misalini unutmuş yaşam koşturma sürecimize sesle , dansla, ritimle, hareketle bir alan açar…beden devinir, durur, dinlenir, dener, deneyimler, kendini yeniden keşfederken aslında yeniden de yapılandırma fırsatı elde eder, dönüşür

    Çocuklar bizler kadar yargı ve kalıba henüz sahip olmadıklarından  çoğunlukla başarı kaygısı olmadan gülünç, saçma, garip görüntü yaratabilecek denemelerden çekinmezler, özel bir durum yoksa izlenmek, görünmek de onları rahatsız etmez, telefon ya da tableti bağımlısı olmadıkları anlarda doğal olarak sürekli performans halinde olabilirler…Çünkü böyle eğlenirler, keşfederler ve öğrenirler…O yüzden Yaratıcı Dans dersleri çocuklara denedikten sonra çok yakın ve tanıdık gelir, eğitmen rehberliğinde farklı konuları dansla deneyimlerler.

    Bu bağlamda yaratıcı dans dersleri çocuğunuzun evde yaptığı özgür danstan biraz farklıdır; ona yeni hareket araçları ve malzemeler eşliğinde, dans doğaçlama egzersizleri sunar; dansı, beden kullanımı, dengesi, koordinasyonu, özgüveni, ifade yeteneği gelişir çalışma sürecinde.

    Yazının “Yaban Olan” a olan odağını koruyacak olursak, hatırlatmak lazım ki okuduğunuz son paragraf hariç yazının tamamı, güncel yaşamımız içinde yetişkinlerin yaratıcı dans deneyimi ile yaban ilişkisini kurabilmesi ve uygulayarak bundan bir fayda sağlayabilmesi adına yazılmıştır. Bu fayda bireyin iç potansiyeli, özü ile bağ kurması, bu bağı güçlendirmesi ve bu potansiyeli yaşamına dönüştürücü ve yaratıcı bir güç olarak taşıması için aradığı cesareti, gücü kendinde bulması üzerinedir.

    Bu bir süreçtir, süresi kişi özelinde farklılık gösterebilir, esas olan herkesin kendine ihtiyacı olan zamanı tanıması ve bir süre çok da düşünmeden dansın akışına kendini bırakmasıdır. Kişi yaratıcı dans yolculuğu sırasında kendi için gerekli farkındalıkları doğal olarak bulacak, yaşayacaktır.

    Yazının sonuna gelirken son paragrafı da emeklerinin daha görünür olmasını dilediğim Yaratıcı Dans Eğitmenleri için yazıyorum….

    Dansta ve sanatta “yaban olan” bugüne dek pek çok sanatçı, eğitmen, teorisyen, psikolog, yönetmen tarafından ortaya atılmış; bu doğrultuda pek çok beste, resim, film, dans, tiyatro, edebiyat eseri üretilmiş ve kitap yazılmıştır.

    Unutmamak gerekir ki “yaban” hiç kimseye ait değildir, hep vardır ve var olacaktır.

    Bu noktadan hareketle, kendi eğitmenlik sürecimde en çok ihtiyaç duyduğum yaratıcılık ve oksijen alanının öğrendiğiniz formlar, kalıplar, çeşitli eğitim modelleri içinde genelde var olmadığını hatırlatır, bir eğitmen/sanatçı olarak aldığınız tüm eğitim birikimi ve deneyimlerinizi; zamanın ve öğrencinin ihtiyaçlarını gözeterek sunduğunuz kadar sizin de “yaban yaratıcı” süreciniz gözeten, sezgilerinizi işin içine katan dersler vermeniziniz öneririm, eğer böyle bir arayışınız/ihtiyacınız varsa…

    “Kalıplar” bir konuyu iyice anlamak, ustası olmak için sağlam ve güveli alanlar teşkil eder bizlere, çoğu zaman gereklidir ve dilerseniz orada da kalabilirsiniz, diğer yandan eklemek gerekir ki Yaratıcı dans eğitmeni olarak bizler hiçbir kalıbı uygulamakla yükümlü değiliz, dürüstçe sorumlu olduğumuz tek alan öğrencilerimizin dans sanatı ile buluştururken onların fiziksel hareket kapasitelerini arttırmak, ritim duyguları  ve hareket repertuarlarını geliştirmek için uygun egzersizleri seçmek/yaratmak ve işlevsel bir şekilde bireysel ve grup çalışmaları ile sınıf içinde uygulanmasına aracı olmaktır. Bu doğrultuda çalışıldığında özgüven, işbirliği, problem çözme, hafıza, dikkat vb pek çok bilişsel ve sosyal beceri de beraberinde gelişir.

  • Ermeni Alfabesi ile Dans

    Ermeni Alfabesi ile Dans

    Ermeni Alfabesi ile Dans’ atölyeme farklı ülke ve kültürlerden ilgi gösterenler oluyor. Bir aya yayılan atölye sürecinde katılımcılar harfleri öğreniyor, onları bedenleri ile mekana taşıyorlar. Daha sonra harflerin önerdiği yön, hareket akış ile uyumlu ya da uyumsuz, yapıbozumsal bir araştırma ilişkisine girmenin seçimini onlara bırakıyorum, çünkü biliyorum ki her bedenin sahip olduğu eşsiz yaratıcı potansiyelin ifadesi o anda bireyin bedeninin merak ve ihtiyaçlarını dinleyip hareket ile dansa dönüştürmesi ile ortaya çıkacak.


    Dört yıl önce soğuk, yağmurlu ve kasvetli bir Berlin sabahında şehrin sokaklarında yürüyorum. Bu şehirde yapmam gereken tek şey bir sanatçı olarak üretmek. Berlin beni bunun için bünyesine kabul ediyor, üreterek hayatta kalmak. Burada benim için önemli olan soru ise ne üreteceğim, bu şehre farklı olarak ne katabileceğimdi.

    Ailemi hatırlıyorum sıklıkla, köklerimi. Zaman zaman köklerimle temas etmek canımı acıtıyor, bu yüzden fazla yüz göz olmaktan kaçınıyorum ve tam da bu sebepten köklerimle pozitif bir bağ kurma arayışındayım. Bu pozitif bağı hayatın içinde insanlarla sanatım aracılığı ile paylaşmak istiyorum. Aklıma hep çizgileri ile bana ilham veren Ermeni Alfabesi geliyor, harflerle dans etmek istediğimi fark ediyorum. Bu harflerin M.S. 5. yüzyılda başlayan serüvenini Batı toplumuna yeniden hatırlatmak ve tarihi-kültürelodağı biraz genişletmek istiyorum. Bu amaçla çalışmaya başlıyorum. Her bir harfi önüme alıp onları bedenimle çizmenin birkaç farklı yolunu araştırıyorum, harflerden çiftli çalışmaya uygun dans egzersizleri geliştiriyorum.

    Ermeni Alfabesi ile Dans

    Dansettikçe artan güven

    Alfabelerle dans meselesi daha önce Waldorf pedagojisi gibi alternatif eğitim yaklaşımlarında değinilmiş bir konu. Öğretim süreçlerinde harfi bedenle çizmek, bu esnada sesini çıkarmak bir duyum odaklı, deneyimsel bir öğrenme metodu olarak kullanıyorlar. Ancak geliştirdiğim bu çalışmada harflerin sadece bedenle taklidi merkezde değil, merkezde olan yaratıcılık. Bu da onun pedagojik bağlamdan sanatsal üretime taşıyan anahtar. Bu yüzden atölye fiziksel gelişim, koordinasyon, denge, dikkat, hafıza gibi becerileri geliştirmek ve kültürel kazanım sağlamanın yanında bireyde var olan yaratıcılık potansiyelini de harekete geçiriyor. Ülkemizde baskın bir yargı ve tamamen yanlış pedagojik bir yaklaşım ile neredeyse köklenmiş “ben dans edemem, ben yeteneksizim, yapamam” inançları birey, yargılanmadığı bir ortamda deneyimlemeye başladıkça yıkılıyor, dans edip, yapabildiğini gördükçe insanların kendine olan güveni artıyor. Almanya’da ise eşitlikçi, sosyal pedagojik bir politik gelenek  doğrultusunda her sanat dalı ile her yaşta bireyin dilediği yoğunlukta ilişki kurabileceği, ülkenin her yanına yayılmış bir altyapı var. Bu alt yapı ne herhangi bir sanatı, ne sanatçıyı ayrıcalıklı kılıyor ancak büyük bir çatı altında sanatı önceliyor ve herkes için ulaşılabilir konumda tutuyor.

    ‘Ermeni Alfabesi ile Dans’ atölyeme farklı ülke ve kültürlerden ilgi gösterenler oluyor. Bir aya yayılan atölye sürecinde katılımcılar harfleri öğreniyor, onları bedenleri ile mekana taşıyorlar. Daha sonra harflerin önerdiği yön, hareket akış ile uyumlu ya da uyumsuz, yapıbozumsal bir araştırma ilişkisine girmenin seçimini onlara bırakıyorum, çünkü biliyorum ki her bedenin sahip olduğu eşsiz yaratıcı potansiyelin ifadesi o anda bireyin bedeninin merak ve ihtiyaçlarını dinleyip hareket ile dansa dönüştürmesi ile ortaya çıkacak.

     

    Berlin’den sonra İstanbul

    Berlin, Tatwerk Performans Sanatları Eğitim Merkezi’nde düzenlediğim bu atölyeyi, daha sonra İstanbul ziyaretlerimden birinde Çatı Çağdaş Dans Derneği’nde gerçekleştiriyorum. Her denemede metodun içindeki olasılıklarını keşfetmek beni de eğitmen olarak heyecanlandırıyor. Bu noktada merakım beni alfabeler üzerine yeni araştırmalara sevk ediyor. Japon, Runik, Sümer, Nazcaan alfabelerine, oradan daha da gerilere giderek resimli yazının ilk formları olan piktogramlara kadar gidiyorum. Farklı zamanlarda üniversitelerde, derneklerde, pandemi döneminde çevrimiçinde alfabelerle dans atölyeleri gerçekleştiriyorum. Bu esnada derinden fark ediyorum ki aslında alfabeler geçmişi bugüne taşıyan bedenler ve yüzyıllar boyunca dünyanın farklı yerlerinde farklı tasarımlar aracılığı ile oluşan görsel dil bize bilgiyi, algıyı, zamanı, deneyimi taşımış, tıpkı bedenimiz gibi.

    Bedenimiz bizim evimiz, yaşam boyu içinde yaşadığımız alan. Günler, haftalar ve aylar geçiyor ve ben Almanya’da bir türlü evimde hissedemiyorum, etrafımdaki pek çok insan da benzeri duygular yaşıyor. Tüm bunların yanında içimde yanan başka bir ateş var. Kalbimin en derinliklerinde biliyorum ki yaptığım tüm bu atölye çalışmaları ve gösterilere en çok Türkiye’de ihtiyaç var. Ermeni Alfabesi ile Dans çalışması ve pek çok dans doğaçlama çalışmasının temellerini oluşturan yaratıcı dans metodunun bilinmesi, ülkemizde halk oyunları ve balenin yanında içinde yaşadığımız zamanın dansının anlaşılması, uygulanması, yayılması, olumlu bir beden algısının oluşmasında ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin desteklemesinde; böylelikle hepimizin yaşam kalitesinin artmasında önemli bir role sahip. Bu sebepten, pek de ardıma bakmadan İstanbul’a geri taşınıyorum. Döner dönmez etrafımdaki meslektaşlarım “neden döndün ?” sorularına maruz kalıyorum; onlara  hedeflerimi ve niyetlerimi anlatıyorum. 

    “Ermeni” kelimesi nasıl çıkarıldı?

    Fransız şair, yazar, dilbilimci ve p:dagog Georges Jean Yazı İnsanlığın Belleği kitabında insanların ne zaman tarihin akışı ile yok olan anları kaydedip saklama zorunluluğu hissetseler, yazının gerekliliğinin bir yasaya dönüştüğünden bahseder ve yazmayı bilen saray tarihçisinin her zaman iktidarda söz sahibi olduğunu da ekler. Akademide son yıllarda demokrasi, yaratıcılık gibi kelimelerin kullanılmasının istenmemeye başlandığını, bu kelimelerin çevremdeki arkadaşlarımın tezlerinden son kontrollerde danışmanları tarafından çıkarıldığı haberlerinden öğreniyorum. İktidar-basın ilişkisinin sağlamlaştığı dönemde sansürlerin de etkisi akademide artmışa benziyor. 

    2018-2019 yılları akademide hedeflerim doğrultusunda yaptığım alan araştırmaları ile geçiyor.  Yaratıcı dans pedagojisi alanında ısrarla yazmaya devam ettiğim ikinci tezde yer alan ‘Ermeni Alfabesi ile Dans’ başlığından “Ermeni” kelimesi o sıralar danışmanım olan dans bölüm başkanı tarafından “Biz ona alfabelerle dans diyelim” diyerek kibarca çıkarılıyor. 1920’lerden beri teorisi ile dans ve tiyatro eğitimlerinde kullanılan, dans terapinin temellendiği kaynaklardan biri olan yaratıcı dans ise “yaratıcı olmayan dans mı var ?” argümanı ile aslında böyle bir dansın olmadığı gerekçesi ile çıkarılıyor. Sanat, tüm dil, din, ırk ve kültürleri kapsayan bir yapı ve ben meslek olarak seçtiğim bu yapının içinde kendimi o güne kadar hiç etnik kökenimle tanımlama ihtiyacı hissetmiyorum ancak bu yaklaşım ve sansürler karşısında şaşkınlıkla, “Berlin’de hiç böyle şeyler olmazdı, nereye geldim ben ?”  sorusu yankılanıyor içimde. Hem bu dünyaya doğduğum etnik kökeni, hem kendimi bildim bileli icra ettiğim işi yok sayan bu dayatmayı o sıralar anlamsız bir anlayışla kabul etmiş olsam da, bunlar süreçte karşılaşmaya devam edeceğim engellemelerin en belirgin ön uyarılarından birkaçı sadece.

    Gandi’nin “Yaşamda görmek istediğin dönüşümün kendisi ol” sözü güncelliğini hala korurken bizlerin yatay hiyerarşide, kapsayıcı, barış odaklı samimi ifade ve eylemlere olan ihtiyacımız artıyor. Gerek aile, gerekse eğitim sistemleri içinde edindiğimiz yaraların iyileşmesinde sanat bir aracı olarak onunla temas kurmamızı bekliyor.

    Belki bugün ilk temasınız, elinizde tuttuğunuz gazeteyi bırakıp aklınıza gelen ilk alfabeden bir harf seçip, onu havaya içinizden gelen bir ritimde çizmekle başlar, belki ayağa kalkıp iki kolunuzu kullanabilirsiniz bir başka harfle dans ederken. Zira dans, hala yaşıyor olduğumuzun en güçlü işaretlerinden biri.

    Ermeni alfabesi ile başlayan ve geçmişte, günümüzde kullanılan tüm alfabeleri dansa dönüştürmeye hevesli atölyem; zaman zaman çeşitli merkezlerde düzlenen atölyelerde konuya merak duyan katılımcıları bir araya getiriyor, uluslararası akademi ve sanat üretim çevrelerinde ilgi görüyor. Bununla birlikte; çok da uzaklara da gitmeden, şimdilerde okullarda bir dil ve alfabe öğretim metodu olarak kullanılabilmesi için konuya ilgi duyan öğretmenlerle de buluşmayı bekliyor. 

    Lerna Babikyan

    Bu yazı 19.11.2021’de Agos dergisinde yayınlanmıştı.
    https://www.agos.com.tr/tr/yazi/26464/ermeni-alfabesi-ile-dans

     

  • Danstan Vazgeçmiyorum II

    Danstan Vazgeçmiyorum II

    Geçen yazımda sizlere dansla tanışma yolculuğumdan ve bu işin eğitimimi almaya beni yönelten deneyimlerden bahsetmiştim, şimdi yolculuğu aktarmaya kaldığı yerden devam ediyorum…

    Evet, yıl 2001di ve ben modern dans bölümü lisans öğrencisiydim. Okula girdiğim ilk yıl İngilizcem daha iyi olsun diye hazırlık sınavından kendimi bilerek bırakmıştım. Bir yıl boyunca okula İngilizce için gidip geldim. Bu arada tam yeni mezun olmuşken yeniden okula başlamam ailemde şaşkınlık yaratmıştı. Annem böyle bir yükü yeniden dört yıl boyunca nasıl kaldıracağını düşünürken, babam; kendinden beklenin aksine dans bölümüne girdiğime sevindiğini bildiren görüşünü paylaşmış ve kibarca aradan çekilmişti.

    Birinci sınıfa ilk girdiğimde çok heyecanlıydım, tanıdığım, tanımadığım herkes çok özeldi benim için. Etrafa bakıyordum, ikinci üniversitem olduğundan benden daha genç öğrenciler vardı. Kıyafetler, saçlar, renkler, cinsel tercihler farklı, yenilikçi ve sıra dışıydı…Bu beni inanılmaz mutlu etti, farklı ve cıvıl cıvıl bir yerdeydim, harika dedim, doğru yerdeyim.

    Okulumuz Türkiye’nin ilk konservatif olmayan, disiplinler arası sanat okuluydu. İlk krizlerimi temel tasarım dersinde perspektif çizmeyi öğrenmeye çalışırken yaşadım. Sanat&Tasarım Fakültesi için zorlu olan bu derste bileşik sanatlar bölümü öğrencisi dışında, çoğu öğrenci bana benzer deneyimler yaşıyordu ve çok zorlanıyordu, sonradan devreye biraz müzik tasarımı girdi de rahatladım. Performans yapabileceğimiz bir alandı ve ben saçlarımı taramanın çıkardığı ses üzerinden bir sunum yaptım. Meğer bu fikir 1920’de Amerika’da uygulanmış, yapılmış…olsun, öğrenciydim, öğreniyordum, deneyimliyordum ve bu harikaydı.

    Günler bölüm başkanımızın sözlerini yaşam mottoma dönüştürmüş bir halde geçiyordu. Günlük dans dersim bale ve modern danstan oluşuyordu, 3 saatti ve ben çoğu dans sever arkadaşım gibi günde 8-9 saatimi okulda geçiriyordum. Kimi zaman izin alıp kabul edildiğim ek derslere giriyor, kimi zaman da üst sınıfların dersini izlerken bedenimi esnetip duruyordum. Hayatımda tek bir şey vardı artık “DANS”. Bölüme girer girmez diğer başka her şeyi arkama bile bakmadan bırakmıştım; oyunculuk, reklam görüşmeleri, müzik, yabancı diller, erkek arkadaşla da arada görüşsem yeterdi…hepsi ama hepsi bitmişti benim için. Oldukça tutucu bir şekilde sadece modern dansa, dans tiyatrosuna, modern dansa bağlanmıştım.

    Ancak zamanla bazı gerçekler ortaya çıkmaya başladı. Bölüm ve eğitim sertti, çok çaba, emek ve adanmışlık istiyordu, ben hepsine razıydım ancak sosyal olarak oradaki arkadaş çevresinin doğal bir parçası değildim ve bu bazen çok üzücü olabiliyordu. Herkes dışardan çok tatlı ve ilginç görünüyordu ancak onlarla oturup konuşacak ortak bir konum yoktu, öncelik ve heyecanlarımız farklıydı. Ben artık 22 yaşındaydım ve o ana kadar eğlence hayatında merak ettiğim çoğu şeyi zaten yaşamıştım. Artık saçımı bölge bölge farklı renklere boyamak, kendimi kıyafetlerimle dışa vurmak ihtiyacım kalmamıştı. Her zaman akşam çıkıp dans etmeyi seviyordum ancak buradaki arkadaşların çoğu tekno müzik seviyor gibiydiler ve bu bana hiç uymuyordu.

    Gün geçtikçe yaşamın neşesini hissedemiyor, kendi neşemi dışa yansıtamıyordum. Üstelik sırtımda 33 derece olan skolyoz görüntü olarak diğer dansçı arkadaşlardan beni oldukça farklı kılıyordu- ya da ben öyle sanıyor, bu görüntüden utanıyordum, ne yapsam değiştiremiyordum.

    Artık kesindi, bu hikayenin yıldızı ben değildim. Benden çok daha yetenekli öğrenciler vardı, ben standart bir dansçıdan beklendiği oranda esnek de değildim, tüm bunlar yetmezmiş gibi eğitim süreçlerine dair aklıma yatmayan, haksız durumları eğitim fakültesinden mezun bir pedagog olarak sorguluyor, insan ve öğrenci haklarını kendimce gündeme getirip hatırlatıyordum etrafa. Ancak sesim fazla çıkmasa daha iyiydi, çünkü istekli dinleyici yoktu, ben de bir sürü sonra sustum, bıraktım ipin ucunu. Muhtemelen o dönem okulda çoğu eğitmen ve öğrencinin gözünde tüm bu halimle oldukça iticiydim.  “Normal” iletişim kurabildiğim eğitmen ve öğrenci sayısı oldukça azdı. “Neden bacağını kafasına değdiren iyi dansçı etiketini alıyor “ diye sorguluyor, yıllar geçerken pek kimse umursamasa da kendi cevaplarımı buluyordum…”önemli olan ne yaptığın değil, neden yaptığın, nasıl yaptığın, bundan asla vazgeçme ! ”

    – sonradan dünyanın başka yerlerinde aynı benim gibi düşünen dans sanatçıları da olduğunu keşfettim, ancak bunu anlatan kitabın karşıma çıkması için en az beş yıl daha beklemem gerekiyordu

    Okulda iyi şeyler de oluyordu elbet, bölüm başkanımız ara ara büyük emeklerle Abd, Avrupa, İngiltere ve Japonya’dan farklı dans tekniklerini öğreten misafir sanatçılar getiriyordu, sanki dans, dans tarihi, Avrupa dans sahneleri önümüze gelmişti, biz de içinde bu eğitmenler sayesinde dans ediyorduk. Aynı şekilde Türkiye’de doğup yurtdışında eğitim almış nice bağımsız sanatçı, akademisyen, o dönem yetişmekte olan araştırma görevlileri de kimi zaman küçük bütçelere, çoğunlukla gönüllü hem çalışıyor hem de eğitmenlik deneyimi kazanıyordu.

    Ben eğitmenlik diplomam ve geçmişteki bale kursu deneyimim ile çeşitli okulöncesi kurumlarda dans eğitmeni olarak çalışmaya başlamış, cep harçlığımı çıkarır olmuştum. Yazları da biriktirdiğim paranın üzerine ailemin desteğini ekleyerek yine Avrupa’daki dans festivallerine gidiyor. 10-15 gün içinde farklı derslere girip, ek eğitimler alıyor, yeni gösterileri izliyordum, elbette bütün param o sürecin sonunda bitmiş oluyordu.

    2. sınıfın sonlarına doğru kendimde ve dansımda bir gariplik hissetmeye başladım. Bizden eğitimin ilk yıllarında beklendiği gibi kalıplar, kurallar, formlar, çizgiler dahilinden dans etmeye çalışıyordum. Doğaçlama dersleri benim için biraz azdı…Nasıl bilmiyorum birden Çatı Dans Sanatçıları Derneğini hatırladım, dansa ilk oradaki eğitmenlerle başlamıştım ve İstanbul’da yerlerini tesadüfen buldum, ya da oradan birileri ile karşılaştım da bana o zaman Sadri Alışık sokakta yer alan stüdyoyu gösterdi, tam hatırlayamıyorum.

    Ancak 3. Ve 4. Sınıftayken okul dersleri bitince Çatı’daki derslere gitmeye başladım, arada geçen yaz tatillerini de orada değerlendirdim. Misafir eğitmenlerin hem atölye hem de hazırladıkları gösterilerine katıldım dansçı olarak. Bedenim tekrar nefes almaya başlamış ve “ben”le dolmuştu… Orada kendimi evimde hissetmem fazla zaman almadı. Üstelik buradaki arkadaşlar çok farklı yaşlardan, farklı meslek gruplarından, iletişimde okul arkadaşlarıma göre çok daha açık insanlardı…Diyebilirim ki Anadolu gibi, Anadolu kadar çeşitlilerdi, halktan insanlardı ve ben bunu seviyordum. İnsanların sadece diplomaları, maddiyatları, sosyal çevreleri olmadığı inancım o mekan sayesinde perçinlendi, kendi adıma bunun ne kadar engin olduğunu deneyimledim, etrafımızdaki insanların nasıl zenginlikler olduğunu gördüm…

    Okulda 10 kişi başladığımız sınıf, yıllar içinde elenen, sınıfta kalan, vazgeçenler sonucu dört yılın sonunda tek mezununu verdi. O da bendim. Hatırladıkça o günleri gözlerim hala dolar, sadece sevgiden…Lisans eğitimim boyunca sakatlık, hastalık diyelim toplam devamsızlığım 10 günü geçmedi. Eğitimin hiçbir anından ne olursa olsun, ne kadar zorlansam da dans derslerimden ayrı kalmak istemedim.

    Okulda en sevdiğim ders Dans Kompozisyonu oldu. 2 sınıfta, dans bölümüne girmeden önce devam ettiğim tiyatro oyunculuk ve yönetmen yardımcılığı deneyimlerimin benden bıraktığı etkiden habersiz olarak bir restaurant’da yemek yiyen çiftin hikayesini anlattığım koreografinin sunumu sonrası bundan ne kadar keyif aldığımı ve içimdeki konuya dair olan potansiyeli fark ettim, aynı hissi sunumu izleyen birkaç eğitmenimin de yüzünde gördüm. Ve sonra koreografi yapmaya olan ilgim, uzunca bir süre dansçı olmaktan çok daha fazla beni heyecanlandırdı.

    Eğitimimi boyunca müthiş dans eğitmenlerim oldu. Onlar neredeyse çocuk yaştan itibaren bu sanatın içinde yoğrulmuş, Türkiye’nin ve Dünya’nın en önemli sahnelerinde, en önemli dans topluluklarında baş dansçı olarak dans etmiş, en az 25-30 yıllık mesleki deneyimleri ile karşımda duran hazinelerdi. Geyvan Mc Millan, Zeynep Tanbay, Uğur Seyrek, Oktay Keresteci, Nur Berkan, Zeynep Gündür ve daha niceleri…Bugün onları hatırladıkça kültür ve sanatta devamlılığın önemini çok daha iyi anlıyor, bu değerli deneyimi benim gibi pek çok öğrencinin yaşayabilmesini diliyorum.

    2006 yılı geldiğinde, 4 yılı tamamlayıp mezun oldum. Belki siz okuyucunun beklemediği şekilde tek isteğim danstan uzaklaşmak, bir süre hiç hareket etmemek oldu.

  • Danstan Vazgeçmiyorum I

    Danstan Vazgeçmiyorum I

    Sanırım 19 yaşındaydım, oynadığım ilk reklam filminden kazandığım para ile o yaz bir hafta boyunca Bodrum’da gerçekleşecek olan Çağdaş Dans Atölyesine kaydolmuştum. Haberi alan büyükannelerimden biri-ki bu aynı evde yaşadığımız için çok uzun sürmemişti- atölyenin, beni Bodrum’da dansöz yapıp satmaya yaracağına dair bir inanç geliştirmiş ve bu doğrultuda aile içinde panik yaratmaya başlamıştı bile. Evde kimi doğru, kimi yanlış derken, o sırada bizle yaşamayan babama telefonlar açılıyor, yaklaşan tehlike(!) rapor halinde sunuluyordu. Bense ilk gençliğin verdiği rüzgarı açık yelkenlerime doldurmuş, olduğum yerde çoktan yola çıkmıştım bile.

    Neyse ki annem sağduyulu biriydi. Elbette ki Bodrum’da ilk yalnız kalışım olacağı için o da biraz tedirgindi ancak genç bir bireyin hayallerinin bastırılmaması gerektiğinin bilincindeydi, mantıklı bir insan olarak bir çözüm buldu. O yaz Bodrum’a birlikte gittik, bir hafta sonu boyunca hem orada beni kalacağım yere yerleştirdi, hem atölyenin eğitmenleri, diğer katılımcıları ile tanıştı. Pazar akşamı İstanbul’a dönüş otobüsüne binmeden önce biraz da denize girip keyif yaptı ve gözü arkada kalmadan beni orada bıraktı.

    O yaz yaşamımda benim için yeni bir sayfa açıldı ve tüm bunlar sadece bir haftada oldu…

    Çalışma alanına girdiğimde bedeninin güçlendiren, esneten ancak hiçbir estetik forma girmeyen insanlar görüyordum…Çizgiler, siluetler, gölgeleri, bedenler ki bu kişilerin kimi oyuncu, kimi dansçı, kimi benim gibi yeni kimi de deneyimli amatör insanlardı…Herkes çalışma başlamadan önce bedeninin, zihnini, ruhunu yeni başlayacak çalışmaya hazırlıyordu…O güne kadar hiç kendi iradesi ile, kendi halinde, kimseye ispat çabası olmadan bedeni ile, sanat için uğraşan insanlar görmemiştim…Çok etkilendim ve orada bana da bir alan olduğunu hissetim…

    Atölyede günler fiziksel olarak biraz zorlayıcı ancak bilmediğim keyif ve tatta geçiyordu, hayatımda ilk kez bulunduğum Ege’nin bu kıyısında her sabah koşu ile başlıyor sonra denize atlayıp en yakında adaya yüzüp geri geliyor, ardından dans stüdyosuna girip sabah egzersizlerini yapıyorduk. Verdiğimiz öğle arasından sonraki bölüm ise mekan ve coğrafyada yaratıcılık çalışmaları ve çeşitli araştırmalar ile geçiyordu. Bir gün taş ocakları önüne gelip “haydi arkadaşlar kendinize bir yer seçin, çalışın, 15 dakika sonra birbirimizi izleyeceğiz tek tek” dendiğinde sanırım bu kelimeleri, böyle bir mekanda daha önce hiç bir arada duymamanın şaşkınlığını yaşıyordum. Etrafıma baktığımda benden başka kimsenin yüzünde bir soru işareti görmedim ve hiçbir şey anlamadığımı belli etmemeye karar verdim. Gelmiştim bir kere oraya ve öyle ya da böyle bir şey yapacaktım. Ama ne ? Bunu ben de bilmiyordum…

    Herkes çok kısa süre içinde dağıldıktan sonra ben etrafa baktım, nereden çıktı bilmem, kafama bir poşet geçirdim, sandaletlerimi çıkardım ve denize doğru “arınma, arınma “ diye bağırıp durdum, şimdi başlangıç ve bitiş detaylarını hatırlayamadığım bu ilk mekan çalışmam o sırada oradaki deneyimli sanatçı arkadaşlar tarafından beğenildi. Tam olarak ne yaptığımı bilmesem de içime sinen ve içimde bilmediğim bir alandan gelen bu performans, bu ifade; sonrasında beni “Ben bu işin okulunu okumalıyım” düşüncesine itti. Kesinlikle daha çok çalışmak, daha çok şey öğrenmek ve daha mükemmel olmak istiyordum.

    Bir haftalık bu çağdaş dans atölyesi ileriki günlerde aynı kondisyon ve şaşırtan doğaçlama, yaratıcılık ve mekan çalışmaları ile devam etti. Ben denizin, tuzun, tozun, gün batımlarının, tarihin, rüzgarın koynunda dansa bulaştım…

    Annemle zaman zaman telefonda konuştuk, her gece çok mutlu ve huzurlu uydum, yeni dostluklar edindim, yeni bakış açıları gördüm, keşfettim ve en önemlisi bedenimin taşıdığı potansiyel ile tanıştım.

    O yaz büyülendim…

    İstanbul’a dönüşte bu büyüyü bir tarafa bıraktım, her şeyi unutup önce o sırada 3. Sınıf öğrencisi olduğum üniversiteden mezun olmaya karar verdim. Bunun için çalıştım, ancak daha çok sabrettim… Dansla dolu, tam istediğim gibi bir hayat için biraz daha bekleyebilirdim…Kendimi okul dışında bale, gitar kursu ve tiyatro-oyunculuk çalışmaları ile bir nebze daha oyaladım diyebilirim, artık bana hiçbir şey eskisi gibi tat vermiyor, dansın yerini hiçbir şey tutmuyordu. Tam olarak aşık olmuştum.

    2001 yılı gelip eğitim fakültesinden mezun olduğumda, ilk işim Yıldız Teknik Üniversitesi, Sanat Tasarım Fakültesi, Dans programı sınavlarına girmek oldu. 3 gün süren atölye çalışması sonrasında kendi koreografimi sundum. Sınavlardan geçer not alıp her bir eğitmeni ile ayrı ayrı tanışma heyecanı, hayranlığı duyduğum bölüme kabul edildim

    Böylece yaşamımda yeni bir macera başladı…

  • Alternatif Eğitim ve Yaratıcı Dans

    Alternatif Eğitim ve Yaratıcı Dans

    Bu yıl gerçekleşen Alternatif Eğitim Konferansı hem açılışında hem de atölyelerinde yaratıcı dans ve hareket çalışmalarına yer vererek ülkemiz eğitimi için hem yeni hem de merak uyandıran bu alanın bilinirlik ve görünürlüğünün artmasına aracı oldu.

    Katılımcılara birlikte açılış etkinliği olarak uyguladığımız Braindance çalışması ilgiyle karşılandı, uygulama sürecinde Türkiye ve Dünya’nın çeşitli yerlerinden konferansa katılan farklı yaş ve eğitim grubundan katılımcı keyifle beden ve zihin ısınmasını sağlayan bu hareketleri uygularken bedenleri ile bağ kurmuş oldular. Çoğunlukla oturdukları yerden yaptıkları bu çalışma sonucunda konferansa daha zinde başladılar, dinleme süreleri arttı, dikkatleri gelişti.

    Çalışmadan aldıkları keyfin yanında; kimi zaman sosyal normlar kimi zaman da yüksek sanatsal-yaratıcı beklentilerden dolayı kısıtlanan, sınırlanan dans eyleminin aslında temelde ne kadar doğal ve yapılabilir, geliştirilebilir olduğunu anladılar.

    Günlük yaşamlarına kolayca uygulayabilecekleri; beden ve ruh sağlıklarını olumlu yönde etkileyebilecek bu çalışmanın biraz farkındalık, destek ve kararlı bir emek süreci ile kitlelere ulaşabildiğinde daha huzurlu, mutlu ve bilinçli bir toplum olabileceğimizi düşünüyorum. Bu düşüncem yaratıcı dans dersleri için de geçerli.

    Sanatsal ustalık kaygısı taşımadan eğitim, terapi ya da hobi amaçlı kullanabilen yaratıcı dans; duygu, düşünce ve kavramları hareket ve dansla ifade edebilmemiz için bize alan açar. Bu esnada hareket kapasitemizi iyileştirir ve geliştirir. Bir sanat formu olarak; rekabetten uzak, bireysel farklılıkları destekleyici, algılamaya yönelik odağı ile yaratıcılık, problem çözme, işbirliği gibi duygusal ve zihinsel beceriler de fiziksel becerilerin yanında geliştirir.(Mac Donald, 1991)

    Bütünsel bir eğitim programı beden ve zihin arasındaki bağı kurup, bu bağı güçlendirip onu hissetmekten geçer. Miller(1988),  bize çocuk için birbiri ile bağlantılı bir evren algısının öneminden bahseder. Burada esas olan; içte duygu, düşünce, inanç ve yargılar dışta ise hareket ve davranışların birbiri ile tutarlı olmasıdır. Yaratıcı dans bu noktada iyi bir dengeleyici ve dışavurum aracı olarak, fizikselin ötesinde tüm varlığı sürece katarak devreye girer. Sadece yaratıcı dansı deneyimlemiş olan çocuklar/yetişkinler onun fiziksel, zihinsel ve duygusal etkilerini içsel olarak da deneyimlemiş olurlar. Çünkü sadece yapılan her hareket deneyimi gerçekten içselleşir, içte yankı bulur. Yaratıcı dans üzerine uzun ve derin konuşmalar yapılabilir ancak işin aslı onu deneyimlemekten geçer.

    Dimondstein(1974)’a göre yaratıcı dans aynı zamanda sembolojik bir dildir, her çocuğun algıladıklarının bedenine yansıması ve ona özgü hareketin dışa vurumudur. Yaratıcı dans eğitmenin derste kullandığı bir müzik, şiir, resim de ayrıca esin kaynağı olabilir. Bunu yaparken farklı dans ve hareket tekniklerinden faydalanır.  

    Bir öğrenme yöntemi olarak öğrenme süreçlerine uyarlanabilen yaratıcı dans(Gardener, Howard 1985) Alternatif Eğitimde Yaratıcı Dansın Kullanımı başlıklı atölye ile Alternatif Eğitim Konferansında yer aldı. Yurtiçi ve yurtdışından 20-50 yaş aralığı içinden pek çok farklı eğitmenlik tecrübesine sahip olan öğretmen, yönetici ve öğrenci katıldı…Hepsi hareketin, dansın nasıl eğitimde kullanılabileceğine dair bilgi ve deneyim kazanmak istiyorlardı…

    Süreçte dans edildi, sorular soruldu, cevaplar bulundu, dinlendi, denendi ve yaşandı…Beden ve hücrelere geçen bu ilk deneyim katılımcılar üzerinde merak ve gelecek için heves uyandırdı.

    Katılımcıların kullanabilmesi, farklı seviyelere adapte edebilmesi adına ilköğretim üçüncü sınıf, hayat bilgisi dersinden “Güneş Sistemi ve Gezegenler” konusu seçildi. Yerel ve yetişkin katılımcıların yanında bir çocuk ve yurtdışından bir katılımcıya geçen atölye; Türkçe ve İngilizce çeviri ile ilerlerken süreçte herkes hem egzersizlere katılma hem de izleyici olma imkanı buldu. Deneyimli öğretmenler ve öğrenciler, yeni mezun öğretmenlerin, branş eğitmenlerinin yer aldığı atölye katılımcıların gözlem ve geri bildirimler ile zenginleşti.

    Atölyeye katılmak, gezegenleri bedenle yaşamak, onların hız ve yapılarını anlamak tüm bu bilgileri dansla dışa vurmak algı süreçlerine bedeni, ritmi, dansı, hareketi, grup çalışmasını katarak bütünsel bir öğrenme fırsatı sundu. Atölyede uygulanan doğaçlama, anlık kompozisyon ve koreografi çalışmaları, önce kağıda ve/veya resme aktarılan duygu ve düşüncelerin sonra dansla yansıtılması katılımcıların kendi bünyelerinde var olan ancak belki bilmedikleri, belki yeterince kullanma şans ve alanına sahip olmadıkları; ancak hala var olan onlara özgü yaratıcı ifade alanını görünürlüğüne dair cesaretlendirici bir kapı açtı…

    Peki bu kapı kalıcı bir değişim için yeterli midir ? Kanımca değildir…Dans ya da bir başka sanat dalı ile eğitimde eleştirel düşünebilen, yaratıcı, özgüvenli bireylerin oluşmasına katkıda bulunmak uzman sanatçı ve eğitmenler tarafında öğrencilere uygulanacak, yıllara yayılmış düzenli çalışmalar ile gerçekleşir. Düzen de devam ve kararlılık ile yerleşik hale gelir, elbette öz korunarak süreç içinde gerektiğinde çağdaş yeniliklere, eklemelere açık da kalabilerek.

    Bu noktada Alternatif Eğitim konferansının ülkemiz eğitim vizyonu adına iyi bir lokomotif olabileceği kanısındayım. Bu yıl konferansa gösterilen yoğun ilgi benim için umut verici oldu, pek çok veli ve eğitimci var olan eğitim sisteminin yanında farklı ve yeni bakış açılarının çocukların bugün ve yarınına olası katkılarını duymak, anlamak için salonda hazır bulundular. Konuşmacılara alternatif eğitim uygulamaları, örnekleri ve felsefesi hakkında sorular yönelttiler. İnanıyorum ki ilerde üretme, anlama, aktarma konularında çok daha çalışkan ve aktif olacağız.

    Bu yıl olduğu gibi her yıl düzenlenebilip vizyon ve deneyim sahibi akademisyen, uzman eğitimci ve alternatif eğitim için örnek teşkil edebilecek uygulayıcıların katılımlarının, sunumlarının aktarılabilmesi hızla değişen dünya dinamikleri içinde yeni eğitim yöntem ve tarzları ile ilerleyebilmek adına son derece önemli. Gerçek olan şu ki sadece ülkemizde değil tüm dünyada aynı anda çok olumlu olayın yanında bizleri umutsuzluğa sevk edebilecek olaylar da olmakta. Eğer olumlu gelişmeleri destekleyen, olumsuzluklar karşısında da ders çıkarıp ilerleyebilen bir bakış açısı üzerinden eğitim sistemimizi yapılandırabilirsek hem biz hem de çocuklarımız çok daha huzurlu olacak. Artık hem bizlerin hem de dünyanın geleceği için esas olan yer yüzündeki yaşamı ve çocukları koruyan, varlığın özüne saygı duyan, her bireyin yapıcı potansiyellerini geliştirebilmesine alan açabilen, demokratik, eşitlikçi, katılımcı eğitim.

    Kaynakça

    Dimonstein, Geraldine. (1971). Children dance in the classroom. New York: MacMillan Publishing.

    Gardner, Howard. (1985). Frames of mind: The theory of multiple intelligence. New York: Basic Books.

    Miller, John. (1988). The holistic curriculum. Toronto: OISE Press.

    Mac Donald(1991) Creative Dance in Elementary Schools: A Theoretical and Practical Justification; Canadian Journal of Education / Revue canadienne de l’éducation, Vol. 16, No. 4(Autumn, 1991), pp. 434-441Published

  • Sinop’un Rüzgarı

    Sinop’un Rüzgarı

    Ankara’nın bozkırlarından kuzeye doğru otobüsle ilerliyorum. Adını dedem dolayısıyla duyduğum ama hakkında pek az şey bildiğim Sinop şehri girişinde beni Amazon Kraliçesi Sinope ve İlk Çağın ilk düşünürü Diyojen’nin heykelleri karşılıyor. Bir kadın ve bir düşünür eşliğinde şehre girmek içimi ısıtıyor ister istemez. Yol boyunca hızlıca elimdeki oyun metinlerini ezberlemeye çalışarak vardığım bu şehir kısa bir süre içinde beni yavaşlatıp sakinleştiriyor. Derin bir nefes alıyorum, denizi görüyorum, rüzgarı hissediyorum. Bir süre sonra beni karşılamaya gelenlerle buluşuyoruz. Artık yeni geçici evimdeyim..

    Koreograf Evie Demeteriou’nun “Olağan Şüpheli” adlı performansını Türkçe oynamak için davet edildiğim Sinop Bienali, başta kurucusu Melih Görgün ve beş farklı ülkeden gelen kuratörleri, yerli ve yabancı sanatçıların katılımıyla her iki yılda bir Temmuz-Ağustos arasında Sinop’ta gerçekleşiyor. Çeşitli bölümlerden üniversite öğrencilerinin asistanlık yaptığı bienal, öğrenme, deneyimleme, birlikte çalışma ve paylaşmaya dair verimli bir alan  yaratıyor.

    Ben hazırlandığım gösteriyi sergiledikten sonra biraz daha Sinop’ta kalmayı ve Sinop’u acelesizce yaşamayı tercih ediyorum. Anne tarafından dedemin ailesi ile 1950’li yılların ortasında göç ettiği köyü de görmeye niyetliyim ama geçmişe gitmeden önce bugüne bırakıyorum kendimi.

    Sakin, saygılı, güleryüzlü 

    Sinop yaz aylarında, özellikle temiz denizi ve güzel kumsalları ile Kastamonu, Boyabat, Taşköprü gibi yakın yerleşimlerden gelen misafirleri kendine çekiyor. Nostaljik bir masumiyet taşıyan plajları, insan ruhunu kucaklayan gün batımları sizi adeta içinde bulunduğunuz zaman ve coğrafyadan koparıyor. 2013 yılında “En Mutlu Şehir” seçilen Sinop’ta neredeyse herkes sakin, saygılı ve güler yüzlü. Gece her saatte rahatça yalnız yürünebiliyor. Son yıllardan dışardan göçle artan nüfusun bu rahatlık ve saygıyı anlamamaları ya da yanlış anlamaları, yakında göçmenler ile ilgili yapılabilecek sosyal çalışmaların gerektiğine de işaret. 

    Doğdukları topraklara geri dönenler

    Sinop Türk, Rum, Ermeni ve 1850’li yıllardan itibaren Rusya’dan sürgün ile gelen Çerkez, Ahbaz ve Gürcülerin mütevazi bir samimiyet ve saygı içinde yaşadığı bir coğrafya. Mübadele sonrası Rumların büyük çoğunluğu ayrılsa da  1950’li yılların ortalarına kadar Sarıyer, Lala, Ahmetyeri, Kabalı, Abalı, Altınoğlu köylerinde Ermeni ve Rum nüfus varlığını sürdürüyor. Ayancık ağırlıklı Rum, Gerze Rum-Ermeni-Türk karışık.. Sonrasında Ermenilerin kimi İstanbul, kimi ABD’ye; Rumlar ise Atina veya İstanbul’a göçüyor. Fakat komşuları ile bağlarını koparmayan ailelerden 1980’li yıllarda ziyaretler oluyor. Hem topraklarından uzakta büyüyen nesil hem de onların torunları, büyüklerinin doğduğu toprakları görmek için geliyorlar.

    Sinop’un tek Ermeni ailesi

    Sinoplu Ermenilerin çoğu göç etmeden önce köylerde süpürgecilik, sepetçilik, balıkçılık gibi işlerde çalışıyordu. Günümüzde sadece bir Ermeni ailenin yaşadığı Sinop’un Ermenliğie dair yakın geçmişini Agop ve Nazar Usta kendi aileleri üzerinden özetliyor.

    Bundan 50 yıl önce pek çok Ermeni, Türk komşuları ile birlikte Sinop’un Çamlık Mahallesinde yaşarlarmış, paskalya zamanı tencereler kalaylanır, ardından yemekler pişer, pişen yemek tüm komşulara sunulur, horonlar tepilirmiş hep birlikte… Sonrasında devlet araziyi istimlak etmiş, herkesi sürmüş. Burada yaşayan nüfusun çoğu İstanbul’a göç etmiş ve insanlar gidince bu paylaşımlar da bitmiş. ‘Şimdi etrafta hısım-akraba olmadan yaşamak zor’ diyor Nazar Usta, fakat Sinop’taki dostlarını, arkadaşlarını da yere göğe sığdıramıyor. Bozulmamış dostlukların Sinop’ta devam ettiğini belirtiyor.

    Nazar Usta Sinop Sanayi’nin hatırı sayılır ustalarından. Herkes onu çok seviyor ve sayıyor. Motor tamiri konusunda üzerine yok. Hatta “Nazar Usta tamir edemez ise o motoru başka da kimse yapmaz” söylentisi namının bir belirtisi olarak benim kulağıma kadar geldi. Nazar usta ve kardeşi Agop Bey Noel, Paskalya gibi bayramlarda İstanbul’ da akrabalarını ziyarete gelseler de yaşamlarını Sinop’ta sürdürüyorlar. Yolunuz Sinop’a düşerse  bir gün onlara uğrayabilirsiniz; misafirleri görmekten çok mutlu oluyorlar.

    Dedemin köyü 

    Sinop’tan ayrılmadan önce bienalden arkadaşlarım ile Sinop’un 20 kilometre dışına çıkarak dedemin köyü olan Ahmetyeri’ne doğru ilerliyorum. İrili ufaklı tepeler arasından doğru köyü ve köyün merkezini bulmaya çalışıyoruz. Niyetim, köyün en yaşlısını bulup dedemlerin yaşadığı yeri sormak. Bir süre sonra karşımıza Mehmet Amca çıkıyor. Ben “ dedem, Sarkis, Ermeni” kelimelerini bir cümle içinde kullanmaya başlayınca “Tamam, gel sen” diyor ve aklında kalan isimleri saymaya başlıyor; “Sultan (dedemin annesinin adı), Surpig(kız kardeşi), Artin…” liste böyle gidiyor. Mehmet Amca’yı dedemlerin yaşadığı evleri göstermesi için arabaya alıyoruz ve onun dediği yöne doğru sürüyoruz.  

    Gözüm bana gösterilen o küçük, sade, ahşap evlerde. Dedemin orada geçen belgesiz(fotoğrafsız) çocukluğunu iyice sezinlemek istiyorum. ‘Belki’ diyorum, ‘belki şu yokuştan aşağı koşmuştur; şuradan çıkmıştır, arkadaşları ile birlikte yapımında çalıştığı ve ilkokul 3’e kadar okuduğu okuluna, belki şu kırlarda koşmuştur…Belki, belki…’ Belki hiçbir zaman bilemeyeceğim gerçeği. Fakat orada dedemin çocukluğunu kalbimle görmek başka türlü dolduruyor yüreğimi…

    Mehmet Amca’nın oğlu 1980’li yıllarda  Sinop dışında vefat eden bazı Ermeni komşularının köye gömülmek istediğinden bahsediyor ve mezarlar bölgesini eliyle işaret ediyor. Tabii üstü neredeyse orman olmuş. Orak ile yollar yine açılıyor ve dikenli çalılar arasından mezarlara yaklaşıyoruz. Ne diyelim, Allah rahmet eylesin…

    Bir an geliyor, görülecekler de söylenecekler de bitiyor… Köyden komşulara ve Mehmet Amca’ya teşekkür ederek ayrılıyoruz. Dönüş yolunda, gerçekleştirdiğim bu geziden dolayı memnunum. Arabada herkes beklemediğim bir şekilde duygulanmış. Suskunluk içinde yol alıyoruz. Yollar devam ediyor, hep olduğu gibi yeniye ve bilinmeyene doğru…

    Lerna Babikyan

    Bu yazı 16.01.2015 tarihinde Agos Dergisi’nde yayınlanmıştı.
    https://www.agos.com.tr/tr/yazi/10259/sinop-un-ruzgari

  • Alternatif Eğitim Alternatif Yaşam

    Alternatif Eğitim Alternatif Yaşam

    Yazı yazma süreci ile bir hareket/dans parçası çıkarmak arasındaki  ortak  noktaları  keşfettiğim  şu günlerde sıcak sebebi ile yavaşlayan algı ve düşünce süreçlerime rağmen bu yazıyı yazmaya niyet ediyorum. Tek nefes aldığım  yer  evimin diğer balkonlara iki kol mesafesinde olan balkonu, eşlikçilerim ise kağıt ve kalemim dışında taze naneli bir bardak soğuk su ile yelpazem.

    İstanbul-Berlin uçuşu ile başlayan bu yolculuk tamamen kişisel merak ve ilgilerim doğrultusunda kış süresince yapılandı. İnternette mail grubuna  üye olduğum Alternatif Eğitim neydi? Sanırım beni başta en çok ”alternatif” kelimesi cezbediyordu, sonrasında araştırıp okudukça demokratik eğitim, demokratik okullar, özgür okullar gibi yeni kavramlar karşıma çıktı. Merak ettim ve daha çok araştırmaya başladım. Kalkedon Yayınların’dan Matt Hern’in editörlüğünde çıkan Alternatif Eğitim isimli kitap pek çok farklı deneyimi ve makaleyi barındırıyordu; kitabı okudukça benim bu konuda farkındalığım arttı ve gittikçe başka bir eğitimin mümkün olduğundan daha emin oldum.

    Fakat sadece okumak bana yetmedi. Gidip görmeliydim, orada neler oluyordu, alternatif okullarda neler oluyordu, yerinde görmeliydim.

    Bu amaçla internette yaptığım araştırmalar sonucu New York Albany’de Alternative Education Resource Organisation tarafından haziran ayında düzenlenecek konferansı bulmuştum fakat bir süre sonra çeşitli sebeplere bu hayalim suya düştü. Kaçırdığı konferanslar ve atölye çalışmalarına üzülen ben bir süre sonra aynı konferansın Avrupa ayağını buldum. Konferans; genel amacı Avrupa merkez olmak üzre dünyadaki tüm demokratik eğitim faaliyetlerini  desteklemek,  demokratik  okul kurucuları, eğitmenleri, öğrencileri, veliler arasında iletişim ağı oluşturmak ve demokratik eğitim ile ilgilenen kişi ve kurumlara teorik, pratik bilgi aktarımı sağlamak olan EUDEC-European Democratic Education Organisation- tarafından düzenleniyordu.

    Peki neydi bu demokratik eğitim?

    Demokratik eğitim her çocuğun neyi, nasıl, nerede, ne zaman ve kimden öğreneceğinin seçme hakkını sadece çocuğa veren bir sistemdi. Okullarda gerekli kurallar, kararlar, okul yönetimi, işleyişi- kimi zaman bütçe de dahil olmak üzere- çocuklar tarafından belirleniyordu. Yaş, cinsiyet, din, dil ayrımı olmaksızın her hafta düzenlenen okul parlamentosu toplantılarında her çocuk eğitmenler ve okul danışmanları ile eşit söz söyleme hakkına sahipti.

    Demokratikokullar, demokratiktoplumsisteminin

    bir aynası gibiydiler ve burada da demokratik bir toplumda olması gereken karar sürecine katılım, eşitlik, bilgiye erişebilirlik gibi temel öğeler uygulanıyordu.

    Konferans süresince Kanada’da demokratik bir okuldan mezun olan ve şu anda üniversite eğitimine devam eden bir öğrencinin söyledikleri hiç aklımdan çıkmadı: ”Biz her gün okula gidip o gün ne yapmak istediğimizi kendimize soruyorduk ve istediğimiz doğrultuda çalışıyorduk. Bu bir müzik projesi olabileceği gibi matematik dersi, yabancı dil veya heykel çalışması olabilirdi. Bazen canımız bir şey yapmak istemiyordu. Ama bu da bir deneyimdi ve şunu öğrendik: Hayatta kimse elimizden tutup da “gel sen bunu yap, şunu yap, senin yolun bu, senin için en doğrusu bu” demeyecekti. Bunu biz bulmalıydık. Kendi yaşam kararlarımızdan, eylemlerimizdenbiz sorumluyduk vebelkidedemokratik okulda en çok bunu öğrendik: kendi yaşamımız için sorumluluk almayı.

    Geleneksel eğitim sistemi sınavlar arasında sıkışarak geçirilen çocukluk dönemi sonrası çoğu zaman tercih edilmeyen meslekler ile sona eriyordu.Aileler, öğrenciler küçük yaştan itibaren ilköğretimi, liseyi ve üniversiteyi bitirmeye odaklanıyor; sınavlarda yeterli puanı almayan öğrenci toplum ve eğitim sistemi tarafından “ başarısız” olarak yaftalanırken tüm bu süreç sonrasında “başarılı” olanlar ise bir an şaşırıp kalıyorlardı. “Ben ne yapacağım şimdi?”, “ben gerçekten ne yapmak istiyorum?” ve hatta “ben kimim, ben ne severim, benim ilgilerim neler gerçekte?” gibi soruları ancak geleneksel eğitim sisteminden çıktıktan sonra kendilerine sorabiliyorlardı. Ve gerçekten hayatta başarı ve mutluluk matematik, fen, sosyal, tarih, coğrafya gibi derslerin belli konularını bilmek ile mi ilgiliydi? Sanırım pek çok okuyucu bu soruya kendi eğitim geçmişi ve bugününe bakarak samimi cevaplar verebilir.

    İşte demokratik eğitim bu sorulardan hareketle dünya üzerinde yapılandı ve sistemin dışladığı, başarısız atfettiği öğrencilerin bile doğru yaklaşımlarla başarılı olabileceğini savundu. Alternatif eğitimciler hayatta başarı ve mutluluğun ancak her bireyin/öğrencinin kendi tekliğini/eşsizliğini fark etmesi ve kendine ait hayatın amacını, kendi yolunu araştırıp keşfetmesi ile mümkün olabileceğine inanan bir sistem oluşturdular.

    Bugün çoğu demokratik okulda sınav yoktur, çoğunlukla sınav olmak isteyen öğrenciler ise, bu isteklerini eğitmenlere bildirirler. Öğrenciler girecekleri dersleri seçme hakkına ya da istedikleri bir kurs açmaya, bu kursun ya da dersin eğitmeninin seçme hakkına sahiptir. Okullardaki genel sosyal yaşam çevreye, çokkültürlü yaşama, çocuk ve insan haklarına duyarlı bir pratik içermektedir.

    Eudec 2008

    Almanya’nın Leipzig şehrine ulaştığımda çok heyecanlıydım, uzun zamandır beklediğim süreç başlamak üzereydi. Gerekli kayıt işlemlerinden sonra ufak bir kutu içinden üç adet kağıt seçmem istendi. Bu kağıtlardan birinde hemen ertesi sabah altı ile sekiz arası mutfak yardımı ve diğer günlerde kimi zaman  konferanslarla çakışan çadır alanı ve okulun güvenliği gibi görevler yazıyordu. Neden acaba geldiğim günün hemen ertesinde sabah erkenden uyanmalıyım diye bir an için düşünsem de ertesi sabah altıda mutfakta kahvaltının hazırlanmasına yardım ediyordum. Önce yadırgasam da kısa sürede benimsediğim bu uygulama hem süreç içinde organizasyon komitesinin yükünü biraz olsun hafifletmiş hem de biz katılımcıların organizasyona imece usulü katılımımızı sağlamıştı. Konferansları birlikte dinlediğimiz gibi, yemeklerimizi de hepimiz için, birlikte pişirdik, eşyalarımızın güvenliğinden hepimiz sorumlu olduk. Zaten demokrasinin önemli unsurlarından biri de aktif katılımdı ve biz de tam bunu yapıyorduk işte!

    Ben yanımda çadır ve mat taşımak istemediğim için nerede kalacağım sorulduğunda konaklama ile bağdaştırmamama rağmen “okul” seçeneğini seçmiştim. “Okul” girişinde hemen elime bir uyku tulumu ve bir mat verildi ve ikinci kata çıkmam söylendi.

    Konaklama son derece basitti. İkinci kata çıktıktan sonra sağımda ya da solumda bulunan sınıflardan birine girecek, sıra ve sandalyeleri kenara  çekip  kendime  bir yer açacaktım. Ben de öyle yaptım; mat ve uyku tulumumu uygun bir yere koydum. 10 gün boyunca burada yatacaktım ve buna alışmam lazımdı. Önce biraz yadırgasam da sonrasında gelen yeni “ oda” arkadaşlarım ile birlikte 10 kişilik bir “sınıf” oluvermiştik bile. Zamanla birbirimize ve sınıfa o kadar alıştık ki, bir süre sonra evine dönen sağımda yatan bayanın sonrasında yerindeki boşluk bana ailemden birini kaybetmişim hissi verdi. Ne kadar da çabuk alışıyorduk birbirimize

    Genel olarak on günlük konferans süreci ikiye ayrılmıştı. İlk beş gün program açıktı. ”Açık” şu anlama geliyordu: katılımcılar kendi çalışmaları, merakları ve becerileri doğrultusunda konuşmalar, atölye çalışmaları düzenleyeceklerdi, tek yapmaları gereken panoya ad ve soyadları ile birlikte içerik detayını saat ve yer belirterek panoya asmaları idi. Kimi zaman bir ya da birkaç konuşmacı liderliğinde geçen konferanslar olabildiği gibi karşılıklı sohbet şeklinde geçenler de olabiliyordu. İlk başta algılayamadığım ve hatta yeterince ciddi bulmadığım bu programa ben de zamanla adapte oldum; çocuklarla ve yetişkinlerle yaptığım yaratıcı dans atölyeleri ile benim de bu sürece bir katkım oldu. Verilen bir günlük aradan sonra demokratik eğitim alanında tecrübeli yönetici, eğitimci akademisyenlerin konuşmacı olarak katıldığı ikinci bölüm başladı.

    İsrail Demokratik Eğitim Enstitüsünden Eyal Ram, 1989 yılında İsrail’de açılan ilk demokratik okulu ve sonrasında ülkede eğitim alanında yaşanan değişim sürecini bizimle paylaşırken İngiltere’deki Summerhill okullarının yöneticisi Zoe Readhead babası A.S. Neill tarafından yaklaşık yüz yıl önce kurulan ilk demokratik okulu ve bu sürecin neden bu kadar uzun süre devam ettiğini hem felsefe hem de okul işleyişi ve öğrenciler açısından değerlendirerek bize aktardı.

    Avrupa, Amerika, Uzakdoğu gibi farklı kıtalardan gelen demokratik okul sahipleri de kendi okullarını tanıtarak bizlere deneyimlerini aktardılar. İngiltere’nin Devon şehrinde bulunan Sand School’un kurucusu David Gribble, “Çocuklar Değil Büyükler Savaşları Başlatır” başlıklı konferansında çoğu yetişkinin  yaşları ilerledikçe görme ve duyma duyularının

    yanı sıra düşünme yetilerini, empati  yeteneklerini ve açık fikirliliklerini kaybettiklerinden  bahsetti.  Bu tutum toplumdaki hoşgörüyü azaltmakta ve ayrımcılığı arttırmakta idi. Mevcut okul sistemi de maalesef bu doğrultuda bireyler yetiştirmeye hizmet ediyordu; bireyci, kıyas ve rekabete yönelik, meta  ve üretim yerine tüketim eğilimli. Bir açıdan genç beyinler, yetişkinler dünyasına küçük yaştan adapte ediliyordu.

    Tabii ki, demokratik eğitim sadece okul sürecini kapsamıyordu işin içine göçmenlerin eğitiminde demokrasi, eğitmen eğitiminde demokratik yaklaşımlar, çok kültürlü ortamlarda eğitim gibi pek çok başka önemli alt başlık da vardı. Tüm bunlar  belli kurallar konarak uygulanmaya niyet edilebildi, fakat kuralları koyduktan sonra uygulama demokrasi kültürünün işleyebilmesi ile ilgiyidi.

    Hamburg Göçmenler Enstitüsü dahilinde kurulan Demokratik Pedagoji grubu temsilcileri ise son 40 yılda Almanya’ya göç eden pek çok farklı ülkeden göçmenin yakın geçmişte yaşadıkları problemleri ele aldılar. Uzunca bir süre bir göçmen ülkesi olduğunu kabul etmeyen Almanya’da yerel vatandaşlar hep çalışmak için gelen göçmenlerin bir gün ülkelerinden ayrılacaklarını düşündü. Fakat geçen yıllar içinde göçmenler Almanya’yı terk etmediği gibi toplum tarafından da kabul sorunu görüp tam olarak bir kültürel entegrasyon yaşayamadılar. Her ne kadar Alman dil ve kültürüne yönelik kurslar açıldı ise de, göçmenler ve yerel halk aynı ülkenin vatandaşı olarak birbirlerini görmek yerine uzun süre yabancı olarak kaldı. Parantez içinde belirtmeliyim ki bu konferansı dinlerken aklıma şöyle bir soru geldi: acaba devlet, göçmenler için kültürel adaptasyon kursları açarken yerel halk içinde göçmenler için adaptasyon kursu açmış mıydı? Diyalog çift taraflı, karşılıklı idi ve sadece tek bir tarafın diğerini anlaması karşılıklı iletişim içerisinde eksik kalıyordu. Sanırım bir başka konferansta benzer sağduyulara sahip olduğumuz Berlinli bir öğretmen, Türk öğrencilerin anadillerini teneffüslerde konuşmalarının yasaklanması yerine, neden ilgili Alman öğrenciler için Türkçe dil dersleri açılmadığını, belki bu öğrencilerin Türk arkadaşları ile onların anadilinde sohbet etmek isteyebilecekleri fikrini savundu. Ne güzel! Akılın yolu bir midir bilmiyorum ama dünyanın her yerinde insan yüreğinin yolu birdi, onu dinleyenler için.

    Sonuç

    Yaşanan on günlük süreç sonrası Eudec 2008, demokratik eğitime dair pek çok konuşma, paylaşım ve geleceğe dair olumlu niyetlerle sona erdi.

    Önümüzdeki yıl Polonya’da yapılacak olan 2009 konferansı için işbölümleri şimdiden yapılmaya başlanırken hepimiz arkamızda yeni dostlular ve güzel hatıralar bırakarak bir sonraki muhtemel buluşmaya kadar vedalaştık. Artık ülkemize dönüyorduk ve şimdi ilgilenecek kişilerle bu bilgileri paylaşma, uygulama ve değişim zamanıydı