Author: lerna

  • Alternatif Eğitim ve Yaratıcı Dans

    Alternatif Eğitim ve Yaratıcı Dans

    Bu yıl gerçekleşen Alternatif Eğitim Konferansı hem açılışında hem de atölyelerinde yaratıcı dans ve hareket çalışmalarına yer vererek ülkemiz eğitimi için hem yeni hem de merak uyandıran bu alanın bilinirlik ve görünürlüğünün artmasına aracı oldu.

    Katılımcılara birlikte açılış etkinliği olarak uyguladığımız Braindance çalışması ilgiyle karşılandı, uygulama sürecinde Türkiye ve Dünya’nın çeşitli yerlerinden konferansa katılan farklı yaş ve eğitim grubundan katılımcı keyifle beden ve zihin ısınmasını sağlayan bu hareketleri uygularken bedenleri ile bağ kurmuş oldular. Çoğunlukla oturdukları yerden yaptıkları bu çalışma sonucunda konferansa daha zinde başladılar, dinleme süreleri arttı, dikkatleri gelişti.

    Çalışmadan aldıkları keyfin yanında; kimi zaman sosyal normlar kimi zaman da yüksek sanatsal-yaratıcı beklentilerden dolayı kısıtlanan, sınırlanan dans eyleminin aslında temelde ne kadar doğal ve yapılabilir, geliştirilebilir olduğunu anladılar.

    Günlük yaşamlarına kolayca uygulayabilecekleri; beden ve ruh sağlıklarını olumlu yönde etkileyebilecek bu çalışmanın biraz farkındalık, destek ve kararlı bir emek süreci ile kitlelere ulaşabildiğinde daha huzurlu, mutlu ve bilinçli bir toplum olabileceğimizi düşünüyorum. Bu düşüncem yaratıcı dans dersleri için de geçerli.

    Sanatsal ustalık kaygısı taşımadan eğitim, terapi ya da hobi amaçlı kullanabilen yaratıcı dans; duygu, düşünce ve kavramları hareket ve dansla ifade edebilmemiz için bize alan açar. Bu esnada hareket kapasitemizi iyileştirir ve geliştirir. Bir sanat formu olarak; rekabetten uzak, bireysel farklılıkları destekleyici, algılamaya yönelik odağı ile yaratıcılık, problem çözme, işbirliği gibi duygusal ve zihinsel beceriler de fiziksel becerilerin yanında geliştirir.(Mac Donald, 1991)

    Bütünsel bir eğitim programı beden ve zihin arasındaki bağı kurup, bu bağı güçlendirip onu hissetmekten geçer. Miller(1988),  bize çocuk için birbiri ile bağlantılı bir evren algısının öneminden bahseder. Burada esas olan; içte duygu, düşünce, inanç ve yargılar dışta ise hareket ve davranışların birbiri ile tutarlı olmasıdır. Yaratıcı dans bu noktada iyi bir dengeleyici ve dışavurum aracı olarak, fizikselin ötesinde tüm varlığı sürece katarak devreye girer. Sadece yaratıcı dansı deneyimlemiş olan çocuklar/yetişkinler onun fiziksel, zihinsel ve duygusal etkilerini içsel olarak da deneyimlemiş olurlar. Çünkü sadece yapılan her hareket deneyimi gerçekten içselleşir, içte yankı bulur. Yaratıcı dans üzerine uzun ve derin konuşmalar yapılabilir ancak işin aslı onu deneyimlemekten geçer.

    Dimondstein(1974)’a göre yaratıcı dans aynı zamanda sembolojik bir dildir, her çocuğun algıladıklarının bedenine yansıması ve ona özgü hareketin dışa vurumudur. Yaratıcı dans eğitmenin derste kullandığı bir müzik, şiir, resim de ayrıca esin kaynağı olabilir. Bunu yaparken farklı dans ve hareket tekniklerinden faydalanır.  

    Bir öğrenme yöntemi olarak öğrenme süreçlerine uyarlanabilen yaratıcı dans(Gardener, Howard 1985) Alternatif Eğitimde Yaratıcı Dansın Kullanımı başlıklı atölye ile Alternatif Eğitim Konferansında yer aldı. Yurtiçi ve yurtdışından 20-50 yaş aralığı içinden pek çok farklı eğitmenlik tecrübesine sahip olan öğretmen, yönetici ve öğrenci katıldı…Hepsi hareketin, dansın nasıl eğitimde kullanılabileceğine dair bilgi ve deneyim kazanmak istiyorlardı…

    Süreçte dans edildi, sorular soruldu, cevaplar bulundu, dinlendi, denendi ve yaşandı…Beden ve hücrelere geçen bu ilk deneyim katılımcılar üzerinde merak ve gelecek için heves uyandırdı.

    Katılımcıların kullanabilmesi, farklı seviyelere adapte edebilmesi adına ilköğretim üçüncü sınıf, hayat bilgisi dersinden “Güneş Sistemi ve Gezegenler” konusu seçildi. Yerel ve yetişkin katılımcıların yanında bir çocuk ve yurtdışından bir katılımcıya geçen atölye; Türkçe ve İngilizce çeviri ile ilerlerken süreçte herkes hem egzersizlere katılma hem de izleyici olma imkanı buldu. Deneyimli öğretmenler ve öğrenciler, yeni mezun öğretmenlerin, branş eğitmenlerinin yer aldığı atölye katılımcıların gözlem ve geri bildirimler ile zenginleşti.

    Atölyeye katılmak, gezegenleri bedenle yaşamak, onların hız ve yapılarını anlamak tüm bu bilgileri dansla dışa vurmak algı süreçlerine bedeni, ritmi, dansı, hareketi, grup çalışmasını katarak bütünsel bir öğrenme fırsatı sundu. Atölyede uygulanan doğaçlama, anlık kompozisyon ve koreografi çalışmaları, önce kağıda ve/veya resme aktarılan duygu ve düşüncelerin sonra dansla yansıtılması katılımcıların kendi bünyelerinde var olan ancak belki bilmedikleri, belki yeterince kullanma şans ve alanına sahip olmadıkları; ancak hala var olan onlara özgü yaratıcı ifade alanını görünürlüğüne dair cesaretlendirici bir kapı açtı…

    Peki bu kapı kalıcı bir değişim için yeterli midir ? Kanımca değildir…Dans ya da bir başka sanat dalı ile eğitimde eleştirel düşünebilen, yaratıcı, özgüvenli bireylerin oluşmasına katkıda bulunmak uzman sanatçı ve eğitmenler tarafında öğrencilere uygulanacak, yıllara yayılmış düzenli çalışmalar ile gerçekleşir. Düzen de devam ve kararlılık ile yerleşik hale gelir, elbette öz korunarak süreç içinde gerektiğinde çağdaş yeniliklere, eklemelere açık da kalabilerek.

    Bu noktada Alternatif Eğitim konferansının ülkemiz eğitim vizyonu adına iyi bir lokomotif olabileceği kanısındayım. Bu yıl konferansa gösterilen yoğun ilgi benim için umut verici oldu, pek çok veli ve eğitimci var olan eğitim sisteminin yanında farklı ve yeni bakış açılarının çocukların bugün ve yarınına olası katkılarını duymak, anlamak için salonda hazır bulundular. Konuşmacılara alternatif eğitim uygulamaları, örnekleri ve felsefesi hakkında sorular yönelttiler. İnanıyorum ki ilerde üretme, anlama, aktarma konularında çok daha çalışkan ve aktif olacağız.

    Bu yıl olduğu gibi her yıl düzenlenebilip vizyon ve deneyim sahibi akademisyen, uzman eğitimci ve alternatif eğitim için örnek teşkil edebilecek uygulayıcıların katılımlarının, sunumlarının aktarılabilmesi hızla değişen dünya dinamikleri içinde yeni eğitim yöntem ve tarzları ile ilerleyebilmek adına son derece önemli. Gerçek olan şu ki sadece ülkemizde değil tüm dünyada aynı anda çok olumlu olayın yanında bizleri umutsuzluğa sevk edebilecek olaylar da olmakta. Eğer olumlu gelişmeleri destekleyen, olumsuzluklar karşısında da ders çıkarıp ilerleyebilen bir bakış açısı üzerinden eğitim sistemimizi yapılandırabilirsek hem biz hem de çocuklarımız çok daha huzurlu olacak. Artık hem bizlerin hem de dünyanın geleceği için esas olan yer yüzündeki yaşamı ve çocukları koruyan, varlığın özüne saygı duyan, her bireyin yapıcı potansiyellerini geliştirebilmesine alan açabilen, demokratik, eşitlikçi, katılımcı eğitim.

    Kaynakça

    Dimonstein, Geraldine. (1971). Children dance in the classroom. New York: MacMillan Publishing.

    Gardner, Howard. (1985). Frames of mind: The theory of multiple intelligence. New York: Basic Books.

    Miller, John. (1988). The holistic curriculum. Toronto: OISE Press.

    Mac Donald(1991) Creative Dance in Elementary Schools: A Theoretical and Practical Justification; Canadian Journal of Education / Revue canadienne de l’éducation, Vol. 16, No. 4(Autumn, 1991), pp. 434-441Published

  • Yan Yana 

    Yan Yana 

    Müzisyen Özün Usta ile yaşamın canlılık ve gelişimini onurlandırmak üzere yapılmış, interaktif ve doğaçlama bir performanstır.

  • Wind of Sinop

    From the steppes of Ankara to the north; I’m traveling by bus, leaving behind the  steppes of Ankara. As I enter the city of Sinop—a place I know only from my grandfather’s stories, yet know so little about—I’m greeted by statues of the Amazon Queen Sinope and Diogenes, one of the first philosophers of antiquity. Entering the city accompanied by a woman and a thinker warms my heart, almost inevitably. I had been hurriedly trying to memorize my lines from the play during the journey, but this city quickly slows me down and calms me. I take a deep breath, I see the sea, I feel the wind. After a while, I meet the people who have come to welcome me. I’m in my new, temporary home now.

    I was invited to the Sinop Biennial to perform the Turkish version of choreographer Evie Demetriou’s piece The Usual Suspect. The Biennial, initiated by its founder Melih Görgün and curated by a team from five different countries, takes place every two years in July and August in Sinop, bringing together local and international artists. University students from various departments work as assistants at the biennial, creating a productive space for learning, experimenting, working together, and sharing.

    After presenting my prepared performance, I choose to stay in Sinop a bit longer and experience it at a slower pace. I also intend to visit the village from which my maternal grandfather’s family migrated in the mid-1950s. But before diving into the past, I surrender myself to the present.

    Calm, Respectful, and Smiling

    During the summer months, Sinop draws visitors from nearby towns like Kastamonu, Boyabat, and Taşköprü, thanks to its clean sea and beautiful beaches. Its nostalgic innocence, its sunsets that embrace the soul, almost detach you from your present time and geography. In 2013, Sinop was named “The Happiest City” in Turkey, and it’s easy to see why—almost everyone is calm, respectful, and smiling. You can walk alone at any hour of the night without worry. However, the increasing population due to migration in recent years suggests that new social initiatives may be needed to help newcomers understand and integrate with this culture of respect and ease.

    Master Agop

    Sinop is home to modest and respectful coexistence among Turks, Greeks, Armenians, and since the 1850s, Circassians, Abkhazians, and Georgians who were exiled from Russia. Although most Greeks left after the population exchange, until the mid-1950s, Armenian and Greek populations continued to live in villages such as Sarıyer, Lala, Ahmetyeri, Kabalı, Abalı, and Altınoğlu. Ayancık was predominantly Greek, while Gerze was a mix of Greek, Armenian, and Turkish residents. Later, Armenians migrated to Istanbul or the U.S., and Greeks to Athens or Istanbul. However, some families maintained contact with their neighbors and returned to visit in the 1980s. The children and grandchildren of those who grew up away from these lands now come to see the villages where their elders were born.

    Sinop’s Last Armenian Family

    Before migrating, Sinop’s Armenians typically worked in broom making, basket weaving, and fishing. Today, only one Armenian family still lives in Sinop. Agop and Nazar Usta (Master Nazar) share the recent history of Armenian presence in Sinop through their own family stories.

    Fifty years ago, many Armenians lived with their Turkish neighbors in the Çamlık neighborhood. During Easter, pots were tinned, meals were cooked and shared with all neighbors, and everyone would dance horon together. Later, the state expropriated the land, forcing everyone to move. Most residents migrated to Istanbul, and those traditions faded. “It’s hard to live without kin around,” says Master Nazar, but he praises his friends in Sinop, noting that true friendships still endure there.

    Master Nazar

    Master Nazar is one of the most respected craftsmen in the Sinop Industrial District. Everyone loves and respects him. He is a master in engine repair—so much so that people say, “If Nazar Usta can’t fix it, no one can.” Even though he and his brother Agop occasionally visit relatives in Istanbul during Christmas or Easter, they continue to live in Sinop. If you ever find yourself in Sinop, you might want to visit them—they’re always happy to see guests.

    My Grandfather’s Village

    Before leaving Sinop, I head 20 kilometers out of town with friends from the biennial to visit my grandfather’s village, Ahmetyeri. We drive through small hills, trying to locate the village center. My plan is to find the oldest resident and ask about where my grandfather’s family once lived. Eventually, we meet Mehmet Amca (Uncle Mehmet). When I mention “my grandfather, Sarkis, Armenian” in a sentence, he says, “Alright, come with me,” and starts listing names he remembers: “Sultan (my grandfather’s mother), Surpig (his sister), Artin…” and the list continues. We give Mehmet Amca a ride in our car and drive in the direction he guides us.

    I focus on the small, modest wooden houses he shows me. I want to feel my grandfather’s undocumented (photoless) childhood deeply. Maybe, I think, maybe he ran down that slope; maybe he climbed up here; maybe he played in the fields with friends; maybe that’s the school he helped build and attended until third grade… Maybe. Maybe… The truth I may never fully know. But seeing my grandfather’s childhood with my heart fills me with a kind of warmth I cannot explain.

    Mehmet Amca’s son tells us about some Armenian neighbors who died outside Sinop in the 1980s but wanted to be buried in the village. He points us toward the cemetery. It’s now almost overgrown into a forest. We cut a path with a sickle and walk through thorny bushes to approach the graves. May they rest in peace…

    A moment comes when there’s nothing more to see or say… We thank the villagers and Uncle Mehmet and leave. On the way back, I feel satisfied with this journey. To my surprise, everyone in the car is deeply moved. We drive on in silence. As always, the road continues—toward the new and the unknown.

    This article published on Agos Newspaper in Turkish https://www.agos.com.tr/tr/yazi/10259/sinop-un-ruzgari

    Creative Dance/Embodied Pedagogy
    https://www.agos.com.tr/en/article/29492/creative-dance-embodied-pedagogy by Meri Tek Demir

  • Sinop’un Rüzgarı

    Sinop’un Rüzgarı

    Ankara’nın bozkırlarından kuzeye doğru otobüsle ilerliyorum. Adını dedem dolayısıyla duyduğum ama hakkında pek az şey bildiğim Sinop şehri girişinde beni Amazon Kraliçesi Sinope ve İlk Çağın ilk düşünürü Diyojen’nin heykelleri karşılıyor. Bir kadın ve bir düşünür eşliğinde şehre girmek içimi ısıtıyor ister istemez. Yol boyunca hızlıca elimdeki oyun metinlerini ezberlemeye çalışarak vardığım bu şehir kısa bir süre içinde beni yavaşlatıp sakinleştiriyor. Derin bir nefes alıyorum, denizi görüyorum, rüzgarı hissediyorum. Bir süre sonra beni karşılamaya gelenlerle buluşuyoruz. Artık yeni geçici evimdeyim..

    Koreograf Evie Demeteriou’nun “Olağan Şüpheli” adlı performansını Türkçe oynamak için davet edildiğim Sinop Bienali, başta kurucusu Melih Görgün ve beş farklı ülkeden gelen kuratörleri, yerli ve yabancı sanatçıların katılımıyla her iki yılda bir Temmuz-Ağustos arasında Sinop’ta gerçekleşiyor. Çeşitli bölümlerden üniversite öğrencilerinin asistanlık yaptığı bienal, öğrenme, deneyimleme, birlikte çalışma ve paylaşmaya dair verimli bir alan  yaratıyor.

    Ben hazırlandığım gösteriyi sergiledikten sonra biraz daha Sinop’ta kalmayı ve Sinop’u acelesizce yaşamayı tercih ediyorum. Anne tarafından dedemin ailesi ile 1950’li yılların ortasında göç ettiği köyü de görmeye niyetliyim ama geçmişe gitmeden önce bugüne bırakıyorum kendimi.

    Sakin, saygılı, güleryüzlü 

    Sinop yaz aylarında, özellikle temiz denizi ve güzel kumsalları ile Kastamonu, Boyabat, Taşköprü gibi yakın yerleşimlerden gelen misafirleri kendine çekiyor. Nostaljik bir masumiyet taşıyan plajları, insan ruhunu kucaklayan gün batımları sizi adeta içinde bulunduğunuz zaman ve coğrafyadan koparıyor. 2013 yılında “En Mutlu Şehir” seçilen Sinop’ta neredeyse herkes sakin, saygılı ve güler yüzlü. Gece her saatte rahatça yalnız yürünebiliyor. Son yıllardan dışardan göçle artan nüfusun bu rahatlık ve saygıyı anlamamaları ya da yanlış anlamaları, yakında göçmenler ile ilgili yapılabilecek sosyal çalışmaların gerektiğine de işaret. 

    Doğdukları topraklara geri dönenler

    Sinop Türk, Rum, Ermeni ve 1850’li yıllardan itibaren Rusya’dan sürgün ile gelen Çerkez, Ahbaz ve Gürcülerin mütevazi bir samimiyet ve saygı içinde yaşadığı bir coğrafya. Mübadele sonrası Rumların büyük çoğunluğu ayrılsa da  1950’li yılların ortalarına kadar Sarıyer, Lala, Ahmetyeri, Kabalı, Abalı, Altınoğlu köylerinde Ermeni ve Rum nüfus varlığını sürdürüyor. Ayancık ağırlıklı Rum, Gerze Rum-Ermeni-Türk karışık.. Sonrasında Ermenilerin kimi İstanbul, kimi ABD’ye; Rumlar ise Atina veya İstanbul’a göçüyor. Fakat komşuları ile bağlarını koparmayan ailelerden 1980’li yıllarda ziyaretler oluyor. Hem topraklarından uzakta büyüyen nesil hem de onların torunları, büyüklerinin doğduğu toprakları görmek için geliyorlar.

    Sinop’un tek Ermeni ailesi

    Sinoplu Ermenilerin çoğu göç etmeden önce köylerde süpürgecilik, sepetçilik, balıkçılık gibi işlerde çalışıyordu. Günümüzde sadece bir Ermeni ailenin yaşadığı Sinop’un Ermenliğie dair yakın geçmişini Agop ve Nazar Usta kendi aileleri üzerinden özetliyor.

    Bundan 50 yıl önce pek çok Ermeni, Türk komşuları ile birlikte Sinop’un Çamlık Mahallesinde yaşarlarmış, paskalya zamanı tencereler kalaylanır, ardından yemekler pişer, pişen yemek tüm komşulara sunulur, horonlar tepilirmiş hep birlikte… Sonrasında devlet araziyi istimlak etmiş, herkesi sürmüş. Burada yaşayan nüfusun çoğu İstanbul’a göç etmiş ve insanlar gidince bu paylaşımlar da bitmiş. ‘Şimdi etrafta hısım-akraba olmadan yaşamak zor’ diyor Nazar Usta, fakat Sinop’taki dostlarını, arkadaşlarını da yere göğe sığdıramıyor. Bozulmamış dostlukların Sinop’ta devam ettiğini belirtiyor.

    Nazar Usta Sinop Sanayi’nin hatırı sayılır ustalarından. Herkes onu çok seviyor ve sayıyor. Motor tamiri konusunda üzerine yok. Hatta “Nazar Usta tamir edemez ise o motoru başka da kimse yapmaz” söylentisi namının bir belirtisi olarak benim kulağıma kadar geldi. Nazar usta ve kardeşi Agop Bey Noel, Paskalya gibi bayramlarda İstanbul’ da akrabalarını ziyarete gelseler de yaşamlarını Sinop’ta sürdürüyorlar. Yolunuz Sinop’a düşerse  bir gün onlara uğrayabilirsiniz; misafirleri görmekten çok mutlu oluyorlar.

    Dedemin köyü 

    Sinop’tan ayrılmadan önce bienalden arkadaşlarım ile Sinop’un 20 kilometre dışına çıkarak dedemin köyü olan Ahmetyeri’ne doğru ilerliyorum. İrili ufaklı tepeler arasından doğru köyü ve köyün merkezini bulmaya çalışıyoruz. Niyetim, köyün en yaşlısını bulup dedemlerin yaşadığı yeri sormak. Bir süre sonra karşımıza Mehmet Amca çıkıyor. Ben “ dedem, Sarkis, Ermeni” kelimelerini bir cümle içinde kullanmaya başlayınca “Tamam, gel sen” diyor ve aklında kalan isimleri saymaya başlıyor; “Sultan (dedemin annesinin adı), Surpig(kız kardeşi), Artin…” liste böyle gidiyor. Mehmet Amca’yı dedemlerin yaşadığı evleri göstermesi için arabaya alıyoruz ve onun dediği yöne doğru sürüyoruz.  

    Gözüm bana gösterilen o küçük, sade, ahşap evlerde. Dedemin orada geçen belgesiz(fotoğrafsız) çocukluğunu iyice sezinlemek istiyorum. ‘Belki’ diyorum, ‘belki şu yokuştan aşağı koşmuştur; şuradan çıkmıştır, arkadaşları ile birlikte yapımında çalıştığı ve ilkokul 3’e kadar okuduğu okuluna, belki şu kırlarda koşmuştur…Belki, belki…’ Belki hiçbir zaman bilemeyeceğim gerçeği. Fakat orada dedemin çocukluğunu kalbimle görmek başka türlü dolduruyor yüreğimi…

    Mehmet Amca’nın oğlu 1980’li yıllarda  Sinop dışında vefat eden bazı Ermeni komşularının köye gömülmek istediğinden bahsediyor ve mezarlar bölgesini eliyle işaret ediyor. Tabii üstü neredeyse orman olmuş. Orak ile yollar yine açılıyor ve dikenli çalılar arasından mezarlara yaklaşıyoruz. Ne diyelim, Allah rahmet eylesin…

    Bir an geliyor, görülecekler de söylenecekler de bitiyor… Köyden komşulara ve Mehmet Amca’ya teşekkür ederek ayrılıyoruz. Dönüş yolunda, gerçekleştirdiğim bu geziden dolayı memnunum. Arabada herkes beklemediğim bir şekilde duygulanmış. Suskunluk içinde yol alıyoruz. Yollar devam ediyor, hep olduğu gibi yeniye ve bilinmeyene doğru…

    Lerna Babikyan

    Bu yazı 16.01.2015 tarihinde Agos Dergisi’nde yayınlanmıştı.
    https://www.agos.com.tr/tr/yazi/10259/sinop-un-ruzgari

  • Nehirdeki Melek

    Nehirdeki Melek

    Şiir, ses: Celal Kadri Kınoğlu 
    Müzik: Şevket Akıncı kayıt, miks, 
    Vokal ve vurmalı çalgılar: Tuna Pase 
    Video: Kaya Hacaloğlu 
    Dans: Lerna Babikyan 
    Müzik Hayvanı 2013

  • Aphatos

    Aphatos

    Konsept, koreografi, performans: Lerna Babikyan
    Afiş tasarımı: Alper Akçay
    Fotoğraf: Oğuz Meriç, Sedat Anday

    Konuşurken ve susarken söyledikleri/söylemedikleri arasında sıkışmış iki karakterin yakınlaşma, uzaklaşma ve çözülme süreçlerine dair bir dans ve performanstır. Sözel olarak ifade edilemeyenlerin bedende neye dönüştüğünü araştıran eser; interaktif yapısı ile her seferinde farklı paylaşımlara aracı olur.

  • Alternatif Eğitim Alternatif Yaşam

    Alternatif Eğitim Alternatif Yaşam

    Yazı yazma süreci ile bir hareket/dans parçası çıkarmak arasındaki  ortak  noktaları  keşfettiğim  şu günlerde sıcak sebebi ile yavaşlayan algı ve düşünce süreçlerime rağmen bu yazıyı yazmaya niyet ediyorum. Tek nefes aldığım  yer  evimin diğer balkonlara iki kol mesafesinde olan balkonu, eşlikçilerim ise kağıt ve kalemim dışında taze naneli bir bardak soğuk su ile yelpazem.

    İstanbul-Berlin uçuşu ile başlayan bu yolculuk tamamen kişisel merak ve ilgilerim doğrultusunda kış süresince yapılandı. İnternette mail grubuna  üye olduğum Alternatif Eğitim neydi? Sanırım beni başta en çok ”alternatif” kelimesi cezbediyordu, sonrasında araştırıp okudukça demokratik eğitim, demokratik okullar, özgür okullar gibi yeni kavramlar karşıma çıktı. Merak ettim ve daha çok araştırmaya başladım. Kalkedon Yayınların’dan Matt Hern’in editörlüğünde çıkan Alternatif Eğitim isimli kitap pek çok farklı deneyimi ve makaleyi barındırıyordu; kitabı okudukça benim bu konuda farkındalığım arttı ve gittikçe başka bir eğitimin mümkün olduğundan daha emin oldum.

    Fakat sadece okumak bana yetmedi. Gidip görmeliydim, orada neler oluyordu, alternatif okullarda neler oluyordu, yerinde görmeliydim.

    Bu amaçla internette yaptığım araştırmalar sonucu New York Albany’de Alternative Education Resource Organisation tarafından haziran ayında düzenlenecek konferansı bulmuştum fakat bir süre sonra çeşitli sebeplere bu hayalim suya düştü. Kaçırdığı konferanslar ve atölye çalışmalarına üzülen ben bir süre sonra aynı konferansın Avrupa ayağını buldum. Konferans; genel amacı Avrupa merkez olmak üzre dünyadaki tüm demokratik eğitim faaliyetlerini  desteklemek,  demokratik  okul kurucuları, eğitmenleri, öğrencileri, veliler arasında iletişim ağı oluşturmak ve demokratik eğitim ile ilgilenen kişi ve kurumlara teorik, pratik bilgi aktarımı sağlamak olan EUDEC-European Democratic Education Organisation- tarafından düzenleniyordu.

    Peki neydi bu demokratik eğitim?

    Demokratik eğitim her çocuğun neyi, nasıl, nerede, ne zaman ve kimden öğreneceğinin seçme hakkını sadece çocuğa veren bir sistemdi. Okullarda gerekli kurallar, kararlar, okul yönetimi, işleyişi- kimi zaman bütçe de dahil olmak üzere- çocuklar tarafından belirleniyordu. Yaş, cinsiyet, din, dil ayrımı olmaksızın her hafta düzenlenen okul parlamentosu toplantılarında her çocuk eğitmenler ve okul danışmanları ile eşit söz söyleme hakkına sahipti.

    Demokratikokullar, demokratiktoplumsisteminin

    bir aynası gibiydiler ve burada da demokratik bir toplumda olması gereken karar sürecine katılım, eşitlik, bilgiye erişebilirlik gibi temel öğeler uygulanıyordu.

    Konferans süresince Kanada’da demokratik bir okuldan mezun olan ve şu anda üniversite eğitimine devam eden bir öğrencinin söyledikleri hiç aklımdan çıkmadı: ”Biz her gün okula gidip o gün ne yapmak istediğimizi kendimize soruyorduk ve istediğimiz doğrultuda çalışıyorduk. Bu bir müzik projesi olabileceği gibi matematik dersi, yabancı dil veya heykel çalışması olabilirdi. Bazen canımız bir şey yapmak istemiyordu. Ama bu da bir deneyimdi ve şunu öğrendik: Hayatta kimse elimizden tutup da “gel sen bunu yap, şunu yap, senin yolun bu, senin için en doğrusu bu” demeyecekti. Bunu biz bulmalıydık. Kendi yaşam kararlarımızdan, eylemlerimizdenbiz sorumluyduk vebelkidedemokratik okulda en çok bunu öğrendik: kendi yaşamımız için sorumluluk almayı.

    Geleneksel eğitim sistemi sınavlar arasında sıkışarak geçirilen çocukluk dönemi sonrası çoğu zaman tercih edilmeyen meslekler ile sona eriyordu.Aileler, öğrenciler küçük yaştan itibaren ilköğretimi, liseyi ve üniversiteyi bitirmeye odaklanıyor; sınavlarda yeterli puanı almayan öğrenci toplum ve eğitim sistemi tarafından “ başarısız” olarak yaftalanırken tüm bu süreç sonrasında “başarılı” olanlar ise bir an şaşırıp kalıyorlardı. “Ben ne yapacağım şimdi?”, “ben gerçekten ne yapmak istiyorum?” ve hatta “ben kimim, ben ne severim, benim ilgilerim neler gerçekte?” gibi soruları ancak geleneksel eğitim sisteminden çıktıktan sonra kendilerine sorabiliyorlardı. Ve gerçekten hayatta başarı ve mutluluk matematik, fen, sosyal, tarih, coğrafya gibi derslerin belli konularını bilmek ile mi ilgiliydi? Sanırım pek çok okuyucu bu soruya kendi eğitim geçmişi ve bugününe bakarak samimi cevaplar verebilir.

    İşte demokratik eğitim bu sorulardan hareketle dünya üzerinde yapılandı ve sistemin dışladığı, başarısız atfettiği öğrencilerin bile doğru yaklaşımlarla başarılı olabileceğini savundu. Alternatif eğitimciler hayatta başarı ve mutluluğun ancak her bireyin/öğrencinin kendi tekliğini/eşsizliğini fark etmesi ve kendine ait hayatın amacını, kendi yolunu araştırıp keşfetmesi ile mümkün olabileceğine inanan bir sistem oluşturdular.

    Bugün çoğu demokratik okulda sınav yoktur, çoğunlukla sınav olmak isteyen öğrenciler ise, bu isteklerini eğitmenlere bildirirler. Öğrenciler girecekleri dersleri seçme hakkına ya da istedikleri bir kurs açmaya, bu kursun ya da dersin eğitmeninin seçme hakkına sahiptir. Okullardaki genel sosyal yaşam çevreye, çokkültürlü yaşama, çocuk ve insan haklarına duyarlı bir pratik içermektedir.

    Eudec 2008

    Almanya’nın Leipzig şehrine ulaştığımda çok heyecanlıydım, uzun zamandır beklediğim süreç başlamak üzereydi. Gerekli kayıt işlemlerinden sonra ufak bir kutu içinden üç adet kağıt seçmem istendi. Bu kağıtlardan birinde hemen ertesi sabah altı ile sekiz arası mutfak yardımı ve diğer günlerde kimi zaman  konferanslarla çakışan çadır alanı ve okulun güvenliği gibi görevler yazıyordu. Neden acaba geldiğim günün hemen ertesinde sabah erkenden uyanmalıyım diye bir an için düşünsem de ertesi sabah altıda mutfakta kahvaltının hazırlanmasına yardım ediyordum. Önce yadırgasam da kısa sürede benimsediğim bu uygulama hem süreç içinde organizasyon komitesinin yükünü biraz olsun hafifletmiş hem de biz katılımcıların organizasyona imece usulü katılımımızı sağlamıştı. Konferansları birlikte dinlediğimiz gibi, yemeklerimizi de hepimiz için, birlikte pişirdik, eşyalarımızın güvenliğinden hepimiz sorumlu olduk. Zaten demokrasinin önemli unsurlarından biri de aktif katılımdı ve biz de tam bunu yapıyorduk işte!

    Ben yanımda çadır ve mat taşımak istemediğim için nerede kalacağım sorulduğunda konaklama ile bağdaştırmamama rağmen “okul” seçeneğini seçmiştim. “Okul” girişinde hemen elime bir uyku tulumu ve bir mat verildi ve ikinci kata çıkmam söylendi.

    Konaklama son derece basitti. İkinci kata çıktıktan sonra sağımda ya da solumda bulunan sınıflardan birine girecek, sıra ve sandalyeleri kenara  çekip  kendime  bir yer açacaktım. Ben de öyle yaptım; mat ve uyku tulumumu uygun bir yere koydum. 10 gün boyunca burada yatacaktım ve buna alışmam lazımdı. Önce biraz yadırgasam da sonrasında gelen yeni “ oda” arkadaşlarım ile birlikte 10 kişilik bir “sınıf” oluvermiştik bile. Zamanla birbirimize ve sınıfa o kadar alıştık ki, bir süre sonra evine dönen sağımda yatan bayanın sonrasında yerindeki boşluk bana ailemden birini kaybetmişim hissi verdi. Ne kadar da çabuk alışıyorduk birbirimize

    Genel olarak on günlük konferans süreci ikiye ayrılmıştı. İlk beş gün program açıktı. ”Açık” şu anlama geliyordu: katılımcılar kendi çalışmaları, merakları ve becerileri doğrultusunda konuşmalar, atölye çalışmaları düzenleyeceklerdi, tek yapmaları gereken panoya ad ve soyadları ile birlikte içerik detayını saat ve yer belirterek panoya asmaları idi. Kimi zaman bir ya da birkaç konuşmacı liderliğinde geçen konferanslar olabildiği gibi karşılıklı sohbet şeklinde geçenler de olabiliyordu. İlk başta algılayamadığım ve hatta yeterince ciddi bulmadığım bu programa ben de zamanla adapte oldum; çocuklarla ve yetişkinlerle yaptığım yaratıcı dans atölyeleri ile benim de bu sürece bir katkım oldu. Verilen bir günlük aradan sonra demokratik eğitim alanında tecrübeli yönetici, eğitimci akademisyenlerin konuşmacı olarak katıldığı ikinci bölüm başladı.

    İsrail Demokratik Eğitim Enstitüsünden Eyal Ram, 1989 yılında İsrail’de açılan ilk demokratik okulu ve sonrasında ülkede eğitim alanında yaşanan değişim sürecini bizimle paylaşırken İngiltere’deki Summerhill okullarının yöneticisi Zoe Readhead babası A.S. Neill tarafından yaklaşık yüz yıl önce kurulan ilk demokratik okulu ve bu sürecin neden bu kadar uzun süre devam ettiğini hem felsefe hem de okul işleyişi ve öğrenciler açısından değerlendirerek bize aktardı.

    Avrupa, Amerika, Uzakdoğu gibi farklı kıtalardan gelen demokratik okul sahipleri de kendi okullarını tanıtarak bizlere deneyimlerini aktardılar. İngiltere’nin Devon şehrinde bulunan Sand School’un kurucusu David Gribble, “Çocuklar Değil Büyükler Savaşları Başlatır” başlıklı konferansında çoğu yetişkinin  yaşları ilerledikçe görme ve duyma duyularının

    yanı sıra düşünme yetilerini, empati  yeteneklerini ve açık fikirliliklerini kaybettiklerinden  bahsetti.  Bu tutum toplumdaki hoşgörüyü azaltmakta ve ayrımcılığı arttırmakta idi. Mevcut okul sistemi de maalesef bu doğrultuda bireyler yetiştirmeye hizmet ediyordu; bireyci, kıyas ve rekabete yönelik, meta  ve üretim yerine tüketim eğilimli. Bir açıdan genç beyinler, yetişkinler dünyasına küçük yaştan adapte ediliyordu.

    Tabii ki, demokratik eğitim sadece okul sürecini kapsamıyordu işin içine göçmenlerin eğitiminde demokrasi, eğitmen eğitiminde demokratik yaklaşımlar, çok kültürlü ortamlarda eğitim gibi pek çok başka önemli alt başlık da vardı. Tüm bunlar  belli kurallar konarak uygulanmaya niyet edilebildi, fakat kuralları koyduktan sonra uygulama demokrasi kültürünün işleyebilmesi ile ilgiyidi.

    Hamburg Göçmenler Enstitüsü dahilinde kurulan Demokratik Pedagoji grubu temsilcileri ise son 40 yılda Almanya’ya göç eden pek çok farklı ülkeden göçmenin yakın geçmişte yaşadıkları problemleri ele aldılar. Uzunca bir süre bir göçmen ülkesi olduğunu kabul etmeyen Almanya’da yerel vatandaşlar hep çalışmak için gelen göçmenlerin bir gün ülkelerinden ayrılacaklarını düşündü. Fakat geçen yıllar içinde göçmenler Almanya’yı terk etmediği gibi toplum tarafından da kabul sorunu görüp tam olarak bir kültürel entegrasyon yaşayamadılar. Her ne kadar Alman dil ve kültürüne yönelik kurslar açıldı ise de, göçmenler ve yerel halk aynı ülkenin vatandaşı olarak birbirlerini görmek yerine uzun süre yabancı olarak kaldı. Parantez içinde belirtmeliyim ki bu konferansı dinlerken aklıma şöyle bir soru geldi: acaba devlet, göçmenler için kültürel adaptasyon kursları açarken yerel halk içinde göçmenler için adaptasyon kursu açmış mıydı? Diyalog çift taraflı, karşılıklı idi ve sadece tek bir tarafın diğerini anlaması karşılıklı iletişim içerisinde eksik kalıyordu. Sanırım bir başka konferansta benzer sağduyulara sahip olduğumuz Berlinli bir öğretmen, Türk öğrencilerin anadillerini teneffüslerde konuşmalarının yasaklanması yerine, neden ilgili Alman öğrenciler için Türkçe dil dersleri açılmadığını, belki bu öğrencilerin Türk arkadaşları ile onların anadilinde sohbet etmek isteyebilecekleri fikrini savundu. Ne güzel! Akılın yolu bir midir bilmiyorum ama dünyanın her yerinde insan yüreğinin yolu birdi, onu dinleyenler için.

    Sonuç

    Yaşanan on günlük süreç sonrası Eudec 2008, demokratik eğitime dair pek çok konuşma, paylaşım ve geleceğe dair olumlu niyetlerle sona erdi.

    Önümüzdeki yıl Polonya’da yapılacak olan 2009 konferansı için işbölümleri şimdiden yapılmaya başlanırken hepimiz arkamızda yeni dostlular ve güzel hatıralar bırakarak bir sonraki muhtemel buluşmaya kadar vedalaştık. Artık ülkemize dönüyorduk ve şimdi ilgilenecek kişilerle bu bilgileri paylaşma, uygulama ve değişim zamanıydı

  • Song

    Song

    Eser, Anadolu kuşları, mitolojiler ve Ermeni Alfabesin’den esinlenerek 2006 yılında yapılmıştır.

    Koreografi: Lerna Babikyan
    Dansçılar: Ceren Oran, Utku Demirkaya, Seçil Kaynarkan, Yeşim Tuncay, Pelin Naipoğlu, Ufuk Şenel ve Lerna Babikyan