İçeriğe geç

Sinop’un Rüzgarı

Ankara’nın bozkırlarından kuzeye doğru otobüsle ilerliyorum. Adını dedem dolayısıyla duyduğum ama hakkında pek az şey bildiğim Sinop şehri girişinde beni Amazon Kraliçesi Sinope ve İlk Çağın ilk düşünürü Diyojen’nin heykelleri karşılıyor. Bir kadın ve bir düşünür eşliğinde şehre girmek içimi ısıtıyor ister istemez. Yol boyunca hızlıca elimdeki oyun metinlerini ezberlemeye çalışarak vardığım bu şehir kısa bir süre içinde beni yavaşlatıp sakinleştiriyor. Derin bir nefes alıyorum, denizi görüyorum, rüzgarı hissediyorum. Bir süre sonra beni karşılamaya gelenlerle buluşuyoruz. Artık yeni geçici evimdeyim..

Koreograf Evie Demeteriou’nun “Olağan Şüpheli” adlı performansını Türkçe oynamak için davet edildiğim Sinop Bienali, başta kurucusu Melih Görgün ve beş farklı ülkeden gelen kuratörleri, yerli ve yabancı sanatçıların katılımıyla her iki yılda bir Temmuz-Ağustos arasında Sinop’ta gerçekleşiyor. Çeşitli bölümlerden üniversite öğrencilerinin asistanlık yaptığı bienal, öğrenme, deneyimleme, birlikte çalışma ve paylaşmaya dair verimli bir alan  yaratıyor.

Ben hazırlandığım gösteriyi sergiledikten sonra biraz daha Sinop’ta kalmayı ve Sinop’u acelesizce yaşamayı tercih ediyorum. Anne tarafından dedemin ailesi ile 1950’li yılların ortasında göç ettiği köyü de görmeye niyetliyim ama geçmişe gitmeden önce bugüne bırakıyorum kendimi.

Sakin, saygılı, güleryüzlü 

Sinop yaz aylarında, özellikle temiz denizi ve güzel kumsalları ile Kastamonu, Boyabat, Taşköprü gibi yakın yerleşimlerden gelen misafirleri kendine çekiyor. Nostaljik bir masumiyet taşıyan plajları, insan ruhunu kucaklayan gün batımları sizi adeta içinde bulunduğunuz zaman ve coğrafyadan koparıyor. 2013 yılında “En Mutlu Şehir” seçilen Sinop’ta neredeyse herkes sakin, saygılı ve güler yüzlü. Gece her saatte rahatça yalnız yürünebiliyor. Son yıllardan dışardan göçle artan nüfusun bu rahatlık ve saygıyı anlamamaları ya da yanlış anlamaları, yakında göçmenler ile ilgili yapılabilecek sosyal çalışmaların gerektiğine de işaret. 

Doğdukları topraklara geri dönenler

Sinop Türk, Rum, Ermeni ve 1850’li yıllardan itibaren Rusya’dan sürgün ile gelen Çerkez, Ahbaz ve Gürcülerin mütevazi bir samimiyet ve saygı içinde yaşadığı bir coğrafya. Mübadele sonrası Rumların büyük çoğunluğu ayrılsa da  1950’li yılların ortalarına kadar Sarıyer, Lala, Ahmetyeri, Kabalı, Abalı, Altınoğlu köylerinde Ermeni ve Rum nüfus varlığını sürdürüyor. Ayancık ağırlıklı Rum, Gerze Rum-Ermeni-Türk karışık.. Sonrasında Ermenilerin kimi İstanbul, kimi ABD’ye; Rumlar ise Atina veya İstanbul’a göçüyor. Fakat komşuları ile bağlarını koparmayan ailelerden 1980’li yıllarda ziyaretler oluyor. Hem topraklarından uzakta büyüyen nesil hem de onların torunları, büyüklerinin doğduğu toprakları görmek için geliyorlar.

Sinop’un tek Ermeni ailesi

Sinoplu Ermenilerin çoğu göç etmeden önce köylerde süpürgecilik, sepetçilik, balıkçılık gibi işlerde çalışıyordu. Günümüzde sadece bir Ermeni ailenin yaşadığı Sinop’un Ermenliğie dair yakın geçmişini Agop ve Nazar Usta kendi aileleri üzerinden özetliyor.

Bundan 50 yıl önce pek çok Ermeni, Türk komşuları ile birlikte Sinop’un Çamlık Mahallesinde yaşarlarmış, paskalya zamanı tencereler kalaylanır, ardından yemekler pişer, pişen yemek tüm komşulara sunulur, horonlar tepilirmiş hep birlikte… Sonrasında devlet araziyi istimlak etmiş, herkesi sürmüş. Burada yaşayan nüfusun çoğu İstanbul’a göç etmiş ve insanlar gidince bu paylaşımlar da bitmiş. ‘Şimdi etrafta hısım-akraba olmadan yaşamak zor’ diyor Nazar Usta, fakat Sinop’taki dostlarını, arkadaşlarını da yere göğe sığdıramıyor. Bozulmamış dostlukların Sinop’ta devam ettiğini belirtiyor.

Nazar Usta Sinop Sanayi’nin hatırı sayılır ustalarından. Herkes onu çok seviyor ve sayıyor. Motor tamiri konusunda üzerine yok. Hatta “Nazar Usta tamir edemez ise o motoru başka da kimse yapmaz” söylentisi namının bir belirtisi olarak benim kulağıma kadar geldi. Nazar usta ve kardeşi Agop Bey Noel, Paskalya gibi bayramlarda İstanbul’ da akrabalarını ziyarete gelseler de yaşamlarını Sinop’ta sürdürüyorlar. Yolunuz Sinop’a düşerse  bir gün onlara uğrayabilirsiniz; misafirleri görmekten çok mutlu oluyorlar.

Dedemin köyü 

Sinop’tan ayrılmadan önce bienalden arkadaşlarım ile Sinop’un 20 kilometre dışına çıkarak dedemin köyü olan Ahmetyeri’ne doğru ilerliyorum. İrili ufaklı tepeler arasından doğru köyü ve köyün merkezini bulmaya çalışıyoruz. Niyetim, köyün en yaşlısını bulup dedemlerin yaşadığı yeri sormak. Bir süre sonra karşımıza Mehmet Amca çıkıyor. Ben “ dedem, Sarkis, Ermeni” kelimelerini bir cümle içinde kullanmaya başlayınca “Tamam, gel sen” diyor ve aklında kalan isimleri saymaya başlıyor; “Sultan (dedemin annesinin adı), Surpig(kız kardeşi), Artin…” liste böyle gidiyor. Mehmet Amca’yı dedemlerin yaşadığı evleri göstermesi için arabaya alıyoruz ve onun dediği yöne doğru sürüyoruz.  

Gözüm bana gösterilen o küçük, sade, ahşap evlerde. Dedemin orada geçen belgesiz(fotoğrafsız) çocukluğunu iyice sezinlemek istiyorum. ‘Belki’ diyorum, ‘belki şu yokuştan aşağı koşmuştur; şuradan çıkmıştır, arkadaşları ile birlikte yapımında çalıştığı ve ilkokul 3’e kadar okuduğu okuluna, belki şu kırlarda koşmuştur…Belki, belki…’ Belki hiçbir zaman bilemeyeceğim gerçeği. Fakat orada dedemin çocukluğunu kalbimle görmek başka türlü dolduruyor yüreğimi…

Mehmet Amca’nın oğlu 1980’li yıllarda  Sinop dışında vefat eden bazı Ermeni komşularının köye gömülmek istediğinden bahsediyor ve mezarlar bölgesini eliyle işaret ediyor. Tabii üstü neredeyse orman olmuş. Orak ile yollar yine açılıyor ve dikenli çalılar arasından mezarlara yaklaşıyoruz. Ne diyelim, Allah rahmet eylesin…

Bir an geliyor, görülecekler de söylenecekler de bitiyor… Köyden komşulara ve Mehmet Amca’ya teşekkür ederek ayrılıyoruz. Dönüş yolunda, gerçekleştirdiğim bu geziden dolayı memnunum. Arabada herkes beklemediğim bir şekilde duygulanmış. Suskunluk içinde yol alıyoruz. Yollar devam ediyor, hep olduğu gibi yeniye ve bilinmeyene doğru…

Lerna Babikyan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

TR